Ziya Osman Saba'nın hikâyeleri, genellikle içe dönük, anı-hikâye biçiminde yazılardır. Bu konuda kendisi şöyle demiştir:
Şimdiye kadar yazabildiğim nesir veya hikâyemsi yazıların bir kısmı, "Mesut Insanlar Fotoğrafhanesi" adı altında, yakında çıkacak (...) "Nesir ve hikâyemsi yazılar" dedim. Zira, hikâye yazmanın zorluğunu, hele benim gibi memleket ve insan tanımamışlar için imkânsızlığını bildiğimden, yazdıklarıma hikâye demeğe bir türlü dilim varmıyor. (Edebiyatçılarımız Konuşuyor, 1953.s.91)
Sayın Süleyman Uludağ bir ilâhiyat profe sörüdür. Bu Sayın Profesörümüzün, 13/11/2011 tarihli Yeni Şafak Gaze-tesi'nde, Emeti Saruhan'a verdiği bir röportajı yayın-landı. Bahse konu röportajda Sayın Süleyman Uludağ şöyle diyor:
"2 sene İmam-Hatipte okudum. Sonra vakıf yurduna geçtim. 5 sene parasız okudum."
Emeti Saruhan soruyor:
Aradığınız eğitimi buldunuz mu?
Sayın Uludağ cevap veriyor:
"Bulduğumu söylemem çok zor.
(Daha önce kendi kendine okuduğu kitaplardan edindiği dinî bilgileri kastederek devam ediyor):
"Ben epey din bilgisine sahiptim. Kültür derslerine giren hocalarımız Eğitim Enstitü'lerinden gelmişti. Meslek dersleri öğretmenleri de yoktu, eski hocalar derse gi-rerdi. 1953'te Ankara İlâhiyat'tan mezun olup gelen hocalar da Kur'an-ı Kerim'i okumayı bile bilmezdi."
İşte hâl-i pûr melâlimiz...
O kadar çok yokum ki . . . Dünya yokluğumla dolup taşıyor. Ben nerede yoksam, hayat orada. Nerede olursam olayım . . . 1989'un sonbaharında yokum, 1968'in o çılgın mayısında, 1953'ün soğuk yazında. 1910'un aralığında yokum, on dokuzuncu yüzyılın sonunda da, şahsen nefret ettiğim diskolara takılıp kalmış 80'lerde de. İnsan aynı bedenin ve aynı zamanın hapishanesinde yaşamak için yaratılmamıştır.
Vaktiyle bir "Türk Ocağı" vardı, iyi, kötü Türk ruhuna hitap ediyor, millî ülkü ve kültürü geliştiriyordu. Siyasî bir kuruluş olmadığı için kültür alanındaki Türk birliğini anlatıyordu. İlkönce Askerî Tıbbiyelilerin kurduğu bu ocak zamanla gelişerek yurtta birçok şubesi olan yaygın bir dernek haline gelmişti. Hayırlı sosyal faaliyetleri oluyordu. Hiçbir lüzum ve sebep yokken bu ocak kapa-tılarak Halk Partisi'ne eklendi. Ocağın çok büyük servet demek olan binalarıyla eşya ve kitaplarına parti elkoydu. Hatta bu elkoyuş Türk Ocağı idare heyetlerinin kendi istekleriyle oluyormuş gibi bir de mizansen hazırlandı. Bunu kabul etmek istemeyenlerden, o zamanki İstanbul Türk Ocağı idare Heyeti Üyesi Mehmet Halit Bayrı, Halk Partisi İstanbul Başkanı Şemseddin Günaltay tarafından "sonra ekmeğinden olursun" diye tehdit edildi. Neticede, millî kültür ve şuurun o zamanki tek mümessili olan kuruluş boş yere ortadan kaldırılmış oldu:
1944'te yalan, iftira ve tezvirle Türkçüler tutuklana-rak sıkıyönetim mahkemesine verildiler. Gerçi bir buçuk yıllık hapisten sonra kurtuldular ve beraat ettilerse de bu süre içinde satılık kalem ve vicdanların aylarca süren namussuzca iftira kampanyası dolayısıyla Türkçülük, kamuoyunda umacı haline getirilebildi.
1953'te, 80'den fazla şubesiyle yurda yayılarak millî ruhu geliştirmeye çalışan "Türk Milliyetçiler Derneği", Adnan Menderes ve Fuad Köprülü'nün türlü isnatla-rıyla, gerçekte "Köylü Partisi'ni destekleyecekleri korkusuyla, kapatıldı
Cumhuriyet kurulduktan sonra on sekiz sene boyunca ezan Türkçe okunmuştur. 1953 Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Seçimleri sonrasında, Demokrat Parti Türkçe ezan ile ilgili olarak çalışmalara başladı ve 14 Haziran günü gazetelerde açıklanan çalışmalar 16 Haziran günü hazırlanmış, halk destek amacıyla meclis önünde tepki vermeye başlayınca kabul edilmiş ve aynı gün ikindi ezanında Arapça ezan yasağı resmen kalkmıştır.