Büyülü gerçekçiliğin dünya çapında en başarılı kalemlerinden biri Latife Tekin. Buram buram Anadolu’nun ciniyle, büyüsüyle, gelenekleri ve itikatlarıyla donanmış bu romanı, iddia ediyorum ki, bence bu büyülü sözlerin en büyük üstadı olan Marquez’e bile parmak ısırtır.
Nerelerden geldiği, kardeşlerini nerelerde kaybettiği bir sır, acı bir sır olan güçlü kadın Atiye’nin ve kendisinin tamı tamına aynı ama ters sureti gibi sınırlarına sığamayıp taşan yetenekli kızı Dirmit’in omuzlarında yükseliyor bu destansı hikaye. Şık kasabalı fistanları ile Anadolu’nun küçük bir köyüne gelin giden, vardığı toprakların kültürünü oranın ahalisinden bile daha iyi benimseyen; zehir gibi zekası ile birbirine benzemez bir dolu çocuğu, gelinleri, çoğunlukla inşaat peşinde gurbette olan varla yok arası bir kocayı, cahillikten kırılan bir koca köyü sırtlayan Atiye. İşte o, kitaba adını veren, “ölüyorum ben!“ diye vasiyetler yağdıran ama bir türlü ölemeyen… Erkeği kadından üstün sayan toplumu, dirayeti ve çalışkanlığının yanında, eline su dökülemez nice numaralar ile kandıran… Kadının gücünün hakkını veren Atiye.
Dirmit ise akıl; o düşünür. Annesine göre hep; lüzumlu, lüzumsuz düşünür. Kitapları okudukça saçmalıklarını daha iyi anladığı bunca batıl inanç, adet, gelenek arasında düşünür, düşünür. Bir yanda sevgi ile bağlı olduğu ailesinin yapıp söyledikleri, diğer yanda kendi gözleri ile okuyup öğrendikleri arasında, iki derede bir arada kalır, düşünür. Bizlerden parçalar taşır; geçmişini bırakamaz, geleceğe içi rahat akamaz, o da düşünür.
Romanı iki bölümde ele almak gerek: Köyde geçen ilk bölüm, müthiş fantastik ögeleri, cıvıldayan kuşları, şırıldayan suları, dile gelen doğasıyla bir masal gibi. Ailenin geçim derdiyle şehre göçtüğü ve gecekonduların ortasında kendine yeni bir yaşam kurduğu