Belli bir kapsama kadar, bilinçdışında, hala geçmişte yaşarız; bir bakıma hala küçük çocuklarızdır ve "çocuğun" gün yüzüne çıkması için pek az şey yeterlidir. Aynı zamanda, hakkında henüz hiçbir şey bilmediğimiz ama bilinçdışı tarafından bir şekilde şimdiden öngörülen bir geleceğin gölgesinde dururuz.
Son dönüşüme geldiğimizde: "Ruh, hiçbir canlının Tanrının Krallığı'na giremeyeceğini fark ettiğinde, kendi varlığını hissetmeye başlar ve kendi yoluna bakar, bundan böyle Tanrıyı aramaz. En yüce ölümünü ancak böylelikle yaşar. Bu ölümde, ruh, tüm arzularını, bütün düşünme kabiliyetini, tüm biçimini kay beder ve her türlü tözden yoksun kalır. Şimdi nihayet, içinde Tanrının yaşadığı ve faal olduğu en yüce ezeli imgede kendini bulur, burada kişi kendinin kendi krallığıdır." Burada ruh öğrenir ki, "Tanrının Krallığı" bizzat kendisidir.
Kuşkusuz en dokunaklı metin İntihar Üzerine Tartışma'dır.Umutsuzluğa boğulmuş bir adamla ruhu (ba) arasındaki diyalogdur bu. Adam ruhunu intiharın yararına ikna etmeye çalışır. "Bugün kiminle konuşabilirim ben? Kardeşler kötü, dünün yoldaşları sevmez olmuş birbirini.... Kalplerin gözü doymuyor: herkes komşusunun malına el koyuyor.... Doğru insan kalmamış. Ülke haksızlık tarlalarını sürenlere terk edilmiş.... Toprağın üzerinde sinsi sinsi dolaşan günahın sonu yok." Bu felaketlerin ortasında, ölüm ona arzulanacak bir şey olarak gözüküyor: Ölüm içini unutulmuş ya da az bilinen mutluluklarla dolduruyor. "Ölüm bugün benim önümde hastanın beklediği derman gibi... mersin ağacı baharı gibi... nilüfer çiçeklerinin ıtırı gibi... yağmurdan sonra (tarlaların) kokusu gibi.... yıllar süren esaretin ardından bir adamın duyduğu yakıcı sıla hasreti gibi...." Ruhu (ba) ona önce intihar ederse gömülemeyeceğini ve kendisine cenaze töreni yapılamayacağını hatırlatır; daha sonra adamı tensel zevklerin peşine düşüp kaygılarını unutmaya ikna etmeye çabalar. En sonunda ruh, adam intihar etmeyi seçse bile onun yanında kalacağına güvence verir."