“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Bitti...
İki saatte bitebilecek bir kitaptı ama günlerdir onunla yaşadığımı fark ettim.
Bitirdiğimde bir fikir sahibi olurum diyordum, şimdi bir yük kaldı sırtımda. Tamamlanırım dedikçe eksik kaldım. Bitiririm dedikçe yittim. Oysa daha başından belliydi sonunda ne olduğu, “Hemen söyleyeyim, bu kitabın sonunda başkahraman ölüyor. Hatta sonunda bile değil, daha ortasında…” Ve şu gerçek tokat gibi çarptı suratıma: “Bazı hikâyeler doğumla değil ölümle başlar.”
Ne zaman ölür insan?
Bedenin toprak altına girmesi bir ölüm için yeterli midir?
“Babam bir bahçe.” Güçlü bir metafor değil mi? Belleğimiz de bir bahçe aslında. Unutmaya çalıştıkça filizlenen, kurutmaya çalıştıkça yeşeren. Sahi, unutabildik mi yitirdiklerimizi? Hele ki bu yitip giden bir “babaysa”. Hâsılı kelam, baba eşsiz bir gölgedir, der M. Kemal Sayar, hesap sorar Nermin Yıldırım, “Baba, beni neden sevmedin?” Ve hüzün doludur Şükrü Erbaş’ın tanımı, “Anne gam yükü, baba bir boşluk fotoğrafıydı.” Yitip gitmeden anlayamıyoruz kimi zaman sevdiklerimizin değerini, yitip gitseler bile sevdiklerimiz her zaman sevmiyor bizi. Zordu okumak, bir ölümü anlatıyor sanmıştım, ölümle ölünmediğini her sayfada anladım. “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”
“En azından guguk kuşunun ötüşünü duyacak mıyım?”
Öleceğinizi öğrenseniz, bu dünyaya dair neyi göremeyecek oluşunuz üzerdi en çok sizi? Dokunmadan kitabında okumuştum, “Ölecektim. Öyle yaşlanıp elden ayaktan kesilince değil üstelik, bugün yarın. Belki yeni bir mevsim göremeden, tek bir yeşil erik daha yiyemeden, kıymetli defterimin sonuna gelemeden...” Ölene mi zor ölüm yoksa arkasında bakakalana mı? Sizin hiç babanız öldü mü diye sorar Cemal Süreya, “Benim bir kere öldü, kör oldum,” diye devam eder.