Anlatımı güzel anlatılanlar asla değil.
Kitap boyunca böyle düşünerek ilerledim. Bir noktadan sonra; epey yol yürümüşken geri dönmenin anlamsız gelmesi gibi kitabı yarım bırakmak istemeyip sonuna kadar geldim.
Orta yaşlardaki iki erkek, anne ve babasını yeni kaybetmiş, üzgün, onların yarı yaşında genç bir kız ve bu üç karakterin aynı evde geçirdiği iki yıl. Erkeklerin dünyasından genç bir kıza bakış(!); hatta bakıştan fazlası… “Bu fazlalıkları” öğrenmenin yüzümde oluşturduğu ekşilik ve midemde hissettiğim bulantı...
Konusu esasında ne anlatıldığını tahmin edilebilir kılsa da kitabı öven insanların beğenilerine güvenerek okumaya başlamıştım; yanılmışım. Benim için bir zaman kaybıydı.
Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, “ümitsizce kendimiz” olacağız. Hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: “Buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar.” İlaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız. Şehirde yapamayacağız artık Çetin, binalardan ve otomobillerden usanacağız.
Daha önce de söylemiştim, bir kere daha söyleyeceğim: Yaşamak aslında birbirinden kopuk yaşantılar arasında bağlantılar kurmaktır. Bir hatırayı diğerine bir fotoğraf albümü değil yaşayan bir insan bağlar.