YA HAYIR KONUŞ YA DA SUS!
İnsanlarla olan diyaloğumuzda neler konuştuğumuz çok önemlidir. Bu açıdan konuşmalarımızı "hayırlı konuşmalar", "şerli konuşmalar" ve "ne hayır ne de şer yönü bulunan, boş konuşmalar" şeklinde tasnif etmek mümkündür. İnsanlara iyiliği, güzelliği anlatmak, Rabbimizin razı olacağı hususlardan söz etmek hayırlı konuşmalardandır. Yalan, dedikodu, iftira, küfürlü konuşmalar gibi sözler ise şerli konuşmalardır. Kişinin din ve dünyasına fayda olmayan, kendisini ilgilendirmeyen, daha önemli işler yapmak varken boşa vakit kaybına yol açan konuşmalar ise boşa yapılmış konuşmalardır. Şimdi bu konuya ilişkin bir hadis üzerinde kısa bir düşünce turu yapalım. Birçoğumuz bu hadisi biliyoruz ama biraz farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışalım. Hadisimiz şu: *"Allah'a ve ahiret gününe inanan ya hayır konuşsun ya da sussun."*【148】 a) Allah Resûlü’nün (s.a.s.) "Allah’a ve ahiret gününe inanan..." şeklinde başlayan pek çok hadisi var. Bu tür hadisler bize şu mesajı veriyor: "Allah diye bir varlığa inanıyorsanız ve bir gün O’nun huzuruna çıkıp hesap vereceğinize inanıyorsanız o hâlde şu davranışları yapmaya, şu davranışlardan da uzak durmaya bakın." Bu tür hadislerden zıt anlam çıkarılamaz. Yani "Eğer bir kimse hadiste söylenen şeyi yapmıyorsa demek ki o kişi imansızdır, Allah’a ve ahiret gününe inanmıyordur." denilemez. Olsa olsa o kişinin imanının kemale ermediği, yeterince güçlü olmadığı anlaşılır. Kaynak: Buhari, *Edeb*, 31; Müslim, *Îmân*, 74. b) İnsanın mutluluk ve mutsuzluğunu en çok etkileyen faktör onun dilidir. Ağzımızdan çıkanlar başımıza bela açabileceği gibi bizi kurtarabilir de. Öyleyse dünya ve ahirette mutluluğu hedefleyenlerin ilk dikkat etmeleri gereken şey de konuştuklarıdır. Ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyorsa mutluluk bir hayalden öteye geçemez. c) Rabbimiz,
Din İslam
Görüldüğü gibi, Sevgili Efendimiz, sevap kazanmak için para harcanacak yerleri saymış, sonra da bunların içinde insana en fazla sevap getirecek harcamanın aile fertlerine sarf edilecek para olduğunu söylemiştir. Zira diğer harcamalar sevap kazanmak için yapılan birer nâfile ibadet olduğu hâlde, ailenin ihtiyaçlarını temin etmek farzdır; şarttır; yapılması gerekli bir görevdir. Farz ibadetin sevabı da hiçbir şeyle ölçülmeyecek kadar çoktur. Şu da unutulmamalıdır: Aile için farz olan harcama mutlaka yapılması gereken harcamalardır. Gerekli olmayan hususlardaki harcama ise hadisimiz de sayılan diğer harcamalar gibi, insana nâfile ibadet sevabı kazandırır.
Sayfa 458·Kitabı okudu
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim, helâl kazancından bir hurma kadar sadaka verirse, -ki Allah, helâlden başkasını kabul etmez- Allah o sadakayı kabul eder. Sonra onu dağ gibi oluncaya kadar, herhangi birinizin tayını büyüttüğü gibi, sahibi adına özenle büyütür." [Buhârî, Zekât 8; Tevhîd 23; Müslim, Zekât 63, 64. Ayrıca bk. Tirmizî, Zekât 28, Nesâî, Zekât 48; İbni Mâce, Zekât 28] Açıklamalar Yüce Kitabımız'da Allah Teâlâ'nın faizi batıracağı, sadakaları arttıracağı [bk. Bakara sûresi (2), 276] bildirilmiştir. Hadisimiz, helâlinden verilen sadakaların Allah Teâlâ tarafından nasıl büyütüldüğünü, herkesin anlayacağı bir misalle anlatmaktadır. Güzel bir küheylan yavrusuna sahip olan kimse o güzel tayı, büyük bir at olsun diye nasıl özenle bakar, büyütür, beslerse; Allah Teâlâ da kulun helâl maldan verdiği değer veya miktar bakımından bir hurma kadar olan sadakayı kabul buyurur ve o kişi adına yine miktar veya sevab olarak dağ gibi oluncaya dek arttırır. Neticede bir hurma tanesi sadaka veren kimse, dağ kadar mal tasadduk etmiş gibi olur. Sadakaların Allah tarafından arttırılması, ecir ve sevaplarının katlanmasıyla olur. Ancak burada, hadiste geçen ara cümlecikte de belirtildiği gibi, sadakanın helâl yoldan kazanılmış temiz bir maldan verilmiş olması son derece önem arzetmektedir. Zira Allah Teâlâ, helâl ve temiz olmayan hiçbir sadakayı asla kabul buyurmaz. Haram maldan verilen sadakayı kabul etmesi, haramı emretmiş olması anlamına gelir ki, Allah hakkında asla böyle bir şey düşünülemez. O sebeple Allah katında, sahibi adına arttırılacak olan sadakanın azlığı çokluğu değil, helâl maldan verilmiş olması önem taşımaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın yüce katına ancak temiz olan sözler ve işler
Sayfa 390 - Erkam Yayınları, İstanbul 2015
Din Tasavvuf İnceleme
6.cilt
1515. Ebû Mûsâ radıyallahu anh şöyle dedi: - Ey Allah'ın Resûlü! Hangi müslüman en üstündür? diye sordum. - "Dilinden ve elinden müslümanların emniyette olduğu kimse" cevabını verdi. Buhârî, Îmân 4, 5, Rikak 26; Müslim, Îmân 64, 65. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 2; Tirimizî, Kıyâmet 52, Îmân 12; Nesâî, Îmân 8, 9, 11. Açıklamalar Güzel ahlâklı ve faziletli Müslümanı Peygamber Efendimiz, diliyle ve eliyle öteki Müslümanlara zarar vermeyen kişi diye tarif etmiştir. Bu, işin başlangıç noktasını göstermektir. Müslüman elbette başkalarına faydalı olmaya çalışacaktır. Ama her zaman herkesin faydalı olma, iyilik yapma imkânı  olmayabilir. İyiliğin yapılamadığı yerde kötülük yapmamak, zarar vermemek, Müslümanları kendisinden kuşkulandırmamak, zararsız bir kimse olmak da bir fazilettir. Aslında hadisimiz, zaman zaman iyilik ve hayr işlese bile,  dilinden ve elinden yani diliyle ya da eliyle vereceği zarardan Müslümanların emin olamadıkları kimse, olgun ve faziletli bir Müslüman olamaz anlamını ifade etmektedir. Diğer Müslümanlara güven veren emin kişi olmak, olgun müslüman olmak demektir. Bunun  yolu, dili ve eliyle onlara zarar vermemektir. Hadisimizde önce dilin zikredilmiş olması dikkat çekicidir. Çünkü el ile zarar vermek her zaman ve herkes için kolay olmayabilir. Fakat dil ile sözlü olarak öteki müslümanlara zarar vermek hem daha kolay hem de daha yaygındır. Bu sebeple öncelikle dil ile zarar vermemek üzerinde durulmuştur. Atalarımız da "dil yarasının onulmazlığı"nı bildirirken bu önceliğe dikkat çekmişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir başka hadislerinde, "Dilini tutan kurtuldu" buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet 50, Dârimî, Rikak 5) Hadisimizin faziletli müslüman tarifi, aslında  içtimâî ve iktisâdî (sosyo-ekonomik) durumu ne olursa olsun, her müslümanın iyi
Sayfa 436·Kitabı okudu
5.cilt
1275. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bize bir gün bir konuşma yaptı ve: - "Ey müslümanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccedin!" buyurdu. Sahâbilerden biri: - Her sene mi, ey Allah'ın Resulü? diye sordu. Hz. Peygamber, adam sorusunu üç defa tekrarlayıncaya kadar cevap vermeyip sustu. Sonra şöyle buyurdu: - "Eğer "evet" deseydim, her sene haccetmeniz farz olurdu, siz de onu yerine getiremezdiniz!“ Sonra sözlerine devamla: - "Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakın. Çünkü sizden öncekiler peygamberlerine çok sual sormaları ve aldıkları cevaplar konusunda ihtilâf etmeleri sebebiyle helâk oldular. Bundan dolayı size, bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiğince yerine getirin. Herhangi bir şeyi de yasaklarsam ondan da kesin olarak kaçının!" buyurdu. Müslim, Hac 412; Nesâî, Menâsik 1. Ayrıca bk. Buhârî, İ'tisâm 2. Açıklamalar Haccın farz bir ibadet olduğunu ve yerine getirilmesi gerektiğini Kur'ân-ı Kerîm'i te'yiden bildiren hadisimiz, aynı zamanda ümmet olmanın gereklerinden birini de ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber'in, "Ey Müslümanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccedin!" emri üzerine, hadisin bir başka rivayetinden öğrendiğimize göre Akra' İbni Habis, "Her sene mi?" diye Hz. Peygamber'e ısrarla soru yöneltmiştir. Bu durum Peygamber Efendimiz'in hoşuna gitmemiş ve neticede bilinçli olarak bazı emirlerin genel ifadelerle verildiğini, onlardan ne anlaşılıyorsa öylece amel etmenin daha doğru olacağını açıklamıştır. Birtakım sorularla bazı sınırlamaların getirilmesine vesile olmanın işi iyice zorlaştıracağına dikkat çekmiştir. Hatta Efendimiz geçmişte bazı ümmetlerin, böylesine gerekli, gereksiz çok soru sormaları ve peygamberlerinin açıklamaları üzerinde çokça ihtilâf
Sayfa 561·Kitabı okudu
5.cilt
1222. Ebû Hureyre radıyallâhu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallalllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır." Buhârî, Îmân 28, Savm 6; Müslim, Sıyâm 203, Müsâfirîn 175. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1, Savm 57; Tirmizî, Savm 1, Cennet 4; Nesâî, Sıyâm 39; İbni Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 2, 33. ... “İnsan, inanmadan nasıl ibadet eder?” diye bir soru akla gelebilir. Doğrudur. Ne var ki, gerçekten inanmadığı halde inanmış görünüp şu veya bu gerekçeyle birtakım güzel işler ve ibadetler yapanların varlığı da bir gerçektir. Öte yandan insan, bir şeyin hak ve doğru olduğuna inanır ve yapar. Fakat ihlâs ve samimiyetle değil, riya, gösteriş, korku, itibar vs. gibi birtakım geçici gerekçelerle yapar. Bu tür davranışlar her ne kadar ibadet ve iyilik gibi görünse de, onları işleyeni maksadına ulaştırıcı nitelik ve kıvama sahip değildir. Daha açık bir ifadeyle bu davranışlar makbul değildir. İşte hadisimiz işin çok önemli olan bu yönüne dikkat çekmekte, ramazan orucunu, onun farziyyetine, faziletine, faydasına yürekten inanarak ve karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek yani tam bir ihlâs ve samimiyetle tutan kimselerin, geçmiş günahlarından arındırılacaklarını müjdelemektedir. Âlimler "geçmiş günahları" ifadesini küçük günahlar diye yorumlamışlardır. Müellifimiz Nevevî'nin belirttiğine göre bazı fakihler, küçük günah bulunmadığı takdirde ramazan orucunun büyük günahları hafifletebileceğini söylemişlerdir.
Sayfa 482·Kitabı okudu