gökyüzüne fırlatılan bir uzay aracı çabukluğuyla kendi dünyasına okuyucuyu dahil edecek kadar bizden bir romandır. tüm çıplaklığıyla realitenin kendisini oğuz atay'la yüzümüze vurmuştur: hiçleşerek. evet, "hiçbirşey yapmamışlar" diye haykırarak. belki de oblomovluk dedikleri bu olsa gerek: herşeye karşı kayıtsız kalma güdüsü. bir tümör oldu, bir sır oldu ve sonunda bir masumun çehresinde yankılandı bu ifade. yalnızlığını kaybetti, benliğini yok etti ancak istenilen de, aranılan da refleks vermesiydi: kendini anlatabilmek değil, anlayabileceğin elleri tutup kaldırabilmek.
öte yandan, tüm azalarımızla haykırsak, bu kadar sıcak ve anlamlı olamazdı bir simge. tüm sıradanlığına rağmen, zamanın felsefelerine karşı bir başkaldırı üzerine oturtulmuştu anarşizm; ama ateşi hiç bu kadar etkili olmamıştı: adanılan bir ömrü anlamlı kıldı, bununla kalmayıp vücud buldu boşluğa bırakılmış rüyalarda.
ama herşeyden önemlisi, zamanında bir yakışıklı çıka geldi ve bize insanı, vatanı anlatmaya çalıştı. meselesi vardı, bu dünyanın insanını insana anlatmak gibi. başaramadı belki de gereksinimi kısa namlulu bir silahtı. kadını anlattı, kapı arkalarından itilmişlerin hikayesini. lakin yetmedi nefesi, olmadı dinleyeni. bu roman bir vasiyettir, oğuz atay'ın kınından çıkarmadığı bir kılıçtır ve tüm insanlığa mertçe yazılmış bir manifestodur. algıların çeşitliliğine saygı duyulan bu alemde, farklı bakış açısından bir misyon yaratma fikrinin yılmaz savunucusudur. kimileri için ihtar ateşi sıkılmıştır: