Şeytan Taşlamanın Kökeni ve Ebû Rigal’in Laneti
Tâifliler tarafından Ebrehe’ye kılavuzluk etmesi için verilen yaşlı rehber Ebû Rigal, Fil Vakası öncesinde orduyu Mekke yakınlarına kadar getirdikten sonra Muğammes mevkiinde ansızın hastalanarak öldü. Cesedi de oraya gömüldü. Mekke halkı, Kâbe’ye yapılacak saldırıda yol gösterici olduğu için Ebû Rigal’i büyük bir hain olarak hafızasına kazıdı. Rivayete göre Araplar, mezarının yerini belirlediler ve nesiller boyunca oraya uğrayıp onu taş yağmuruna tuttular. Ebû Rigal’in mezarı, Mina’daki şeytan taşlama alanına yakın bir noktada bulunmaktaydı. Bu durum, günümüzde hac ibadetinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olan şeytan taşlama geleneğinin kökenine ışık tutmaktadır.
İslam geleneği her ne kadar hac esnasında Mina’da yapılan taşlama ritüelini Hz. İbrahim’in şeytanı taşlamasına dayandırsa da tarihsel veriler bu uygulamanın İslam öncesi bir âdet olduğunu göstermektedir. Anlaşılan o ki Mekkeliler, Ebrehe’nin işbirlikçisi saydıkları Ebû Rigal’in mezarını her yıl taşlayarak öfkelerini diri tutmuşlar; bu âdet de İslam’dan sonra dinî bir kisveye büründürülerek “şeytan taşlama” adı altında yaşamaya devam etmiştir. Nitekim ilahiyatçı Prof. Bayraktar Bayraklı, hacdaki şeytan taşlama uygulamasının Kur’an’da hiçbir dayanağı olmadığını, aslında hurafeden ibaret bulunduğunu özellikle vurgulamıştır. Gerçekten de Kur’an ayetlerinde, şeytanın sembolik bile olsa taşlanması yönünde en ufak bir emir ya da ima bulunmamaktadır.
Ne var ki Müslümanlar bu ritüeli terk etmeye yanaşmamış, tam tersine şeytan taşlamayı hac ibadetinin zirve noktalarından biri saymaya devam etmişlerdir. Bu yüzden neredeyse her yıl Mina’da gerçekleştirilen taşlama sırasında büyük izdihamlar ve kazalar yaşanmış, sonuçta zarar gören şeytan değil, çoğu zaman hacıların
Merhaba bu eserde inceleme tarzımda bir değişikliğe gidip yazardan başlamak istedim. Çünkü yazar bu övgüleri fazlasıyla hak eden bir yazar.
Hadi başlayalım...
İskender Pala , Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden, özellikle Divan Edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınan bir akademisyen, yazar ve profesördür. Eserlerinde hem akademik derinliği hem de geniş kitlelere ulaşan akıcı ve anlaşılır bir dili birleştirir.
Divan Edebiyatı Profesörü olarak uzun yıllar öğretim üyeliği yapmıştır. Bu alandaki uzmanlığı, edebiyatımızın klasik dönemine ait eserleri ve kavramları günümüz okuruna taşımasında temel oluşturur.
Pala'nın en önemli misyonu, geçmişin edebi hazinelerini (özellikle Divan şiirini) modern okurun anlayacağı, seveceği ve ilgi duyacağı bir dille yeniden yorumlamaktır.
Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü gibi akademik eserlerinin yanı sıra, Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk, Katre-i Matem, Şah ve Sultan gibi tarihî ve edebî romanlarıyla da büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmıştır.
Akademisyen kimliğinin yanında, eserlerinde kullandığı samimi, hikâye anlatıcılığına odaklanan ve yer yer gül ve bülbül sembolizmini güncelleyen üslubuyla tanınır.
Şimdi gelelim Leyla ile Mecnun eserinin incelemesine;
İskender Pala'nın Leyla ile Mecnun eseri, klasik aşk hikâyelerinin en bilinenlerinden olan bu kadim mesneviyi, Divan Edebiyatı uzmanlığının süzgecinden geçirerek, modern okuyucuya tasavvufi ve derin bir aşk yorumuyla sunan bir yeniden anlatımdır.
Pala, bu eserde Fuzûlî ve Nizâmî gibi büyük üstatların kaleme aldığı Leyla ile Mecnun hikâyesinin özüne sadık kalır. Ancak, eseri bir "çeviri" ya da "sadeleştirme"den ziyade, Divan Edebiyatının zengin metafor ve mazmun dünyasını koruyarak, bugünün dil zevkine uygun, akıcı bir düzyazı (nesir) formunda yeniden kurgular. Bu sayede, okuyucu
Anlatacaklarım yetersiz kalacak — bunu en başa koyuyorum, çünkü kelimeler gerçekten de bu eserin ağırlığını taşımaya yetmiyor. Bu eser mi demeliyim bilemiyorum — “başyapıt” kelimesi bile onun gücünü anlatmaya yetmiyor. Sanki başyapıtın da ötesinde, edebiyatın sınırlarını aşan, insan ruhunun en derin katmanlarına kazınmış bir şey bu. Ne şekilde adlandırırsam adlandırayım, kelimeler hep eksik kalıyor. Bu kitabı anlatmak kolay değil; her cümlesi insanın içine işler, her sayfası sanki başka bir dünyanın kapısını aralar. Okurken hissettiklerimi burada dile getirebileceğimi sanmıyorum — çünkü bu yalnızca bir okuma deneyimi değil, bir tür yüzleşme; insanın kendine tuttuğu aynalardan biri. Kitabın yaşattığı duyguları, zihinde açtığı sorgulamaları, kalpte bıraktığı yankıyı tarif etmeye çalışmak neredeyse imkânsız. Belki de bu yüzden bazı kitaplar anlatılmak için değil; sessizce, derinden hissedilmek için yazılır.
Bir atasözü vardır: “Etme, bulursun; inleme, ölürsün!” (s.928)
Özet — can alıcı nabız: Roman, bir haksızlığın kıvılcımıyla başlar; oradan intikam, öfke, varlık ve yokluğun sınırlarında dolaşan bir dönüşüme sürüklenir. Bu dönüşüm ne sadece bir intikam hikâyesidir ne de yalnızca bir macera; insan ruhunun hem zedelendiği hem de yeniden biçimlendiği bir laboratuvar gibidir. Her sayfada akıl oyunları, tahmin edilemez düğümler ve birden açılan yeni karakterler vardır; geçmişleri birbirine dokunur — tıpkı bir çorap söküğü gibi: bir düğümü çekersiniz, geçmişten gelen onlarca ip bir anda çözülür ve hepsi, şaşırtıcı bir ustalıkla, tek bir noktada toplanır. Kitap, “yok artık” dedirtecek türden bir kurguya sahip; akıl oyunlarıyla örülü, tahmin edilemez olaylarla dolu bir hikâye; heyecan ve merak duygusunu son ana kadar diri tutuyor.
İntikam ve metaforik derinlik: İntikam burada
Monte Cristo KontuAlexandre Dumas · İthaki Yayınları · 201037,1bin okunma
426 sayfa nasıl geçti hiç anlayamadım gerçekten su gibi aktı gitti tıpkı,uzun tasvirleri olmayan film gibi ordan oraya akan maceralar yumağı gibiydi yazarımız bunu torunları okusun diye yazmış ilk kitap bu diye biliyorum sonra yüzük hikayesi başlamış sanırım,bu kitapta yüzük çok anlatılmadı artık sıra yüzük kardeşliğinde mecbur:)
HobbitJ. R. R. Tolkien · İthaki Yayınları · 201717,2bin okunma
Leyla ile Mecnun, bizde artık neredeyse unutulmak üzere demiş sevgili İskender Pala......
Leyla ile Mecnun'lar, asırlar boyunca Osmanlı coğrafyasının en ücra köşe lerinde dahi her yaştan insan tarafından sevilerek okunmuş ve kültür alt yapımızın teşkilinde mühim bir rol oynamıştır.....
Vaktiyle Almanca, Ingilizce, Rusça ve Ermeniceye de tercüme edilen ve bugün o dillerin okurlarınca hālā bilinen Leyla ile Mecnun, bizde artık neredeyse unutulmak üzere. Kültürümüz bir yerlerde kopup kalmış....!....
Siddetle okumanızı tavsiye ederim.
Leyla ile Mecnunİskender Pala
Bu kitap doktor bir şairin penceresinden, onun dünyaya ve duygulara bakışını anlatıyor. Şairin 4 kitabının birleşmesiyle oluşmuş, 426 sayfalık bu kitabın beni bu kadar etkileyeceğini tahmin etmiyordum. Elbette her satırı, her şiiri etkilemedi. Lâkin bazı konular, bazı mısralar, bazı şiirler o kadar güzeldi ki; okuduklarımdan aldığım lezzet tüm kitabı kuşattı. Bu şiir kitabı da ara ara açıp okuyacağım kitaplar arasına girdi. Şiir kitaplarını hızlıca okuyup bitirince, satırları ruhuma işleyeMEmiş gibi hissediyorum. Ben, şiiri okuyup, düşünme eylemine geçip, "ne anlatmak istedin kardeş?" diye sorduktan sonra, aklıma düşenleri yazarak ilerlemeyi seviyorum. Bazı şiirlerin ruhumuzun besini olduğuna inanıyorum. Nasıl ki bedenimizin ve organlarımızın besine ihtiyacı varsa; ruhumuzdaki azalarımızın da (latifelerimiz) besine ihtiyacı var. İnsaniyet yolunun taşlarını döşeyen, güzel ahlâkı besleyen her şey ruha iyi bir besindir. Bu yüzden güzel şiir kitaplarının, insaniyete katkı sunan ve insanlığı yücelten etkisini seviyorum. Okuduklarımızdan her daim istifade edebilmek dileğiyle diyerek incelemeye geçiyorum ...
Bülent Parlak bir söyleşisinde şiirin ciddi bir iş olduğunu söylemişti. Alper Gencer de bu cümlenin izinden gitmiş olacak ki; gerçekliğin sınırlarında, duyguların eşliğinde, kalpte yer bulan satırlara imza atmış.. Satırlarda, halkın derdiyle dertlenen İsmet Özel şiirlerinin tadı olduğunu da söyleyebilirim.
"Üç ayaklı bir masa kadar tedirginim"
diyen şair devamında ekliyor ve diyor ki;
"bitmeyen bir hançer bize saplanıyor şimdi, yüzümüze çarpa çarpa dönüyor dünya "H a k s ı z m ı ?
Her gün yeniden başladığımızda, bir yanımız umut ve inançla eylemlerimize eşlik ederken, diğer yanımız hayatın getireceği belirsizliklere karşı tedirgin bir