Yazılarının nasıl olduğunu görmek istedim. "Okulun adını yazın," dedim. Yazdılar. 44 kişiden sadece 6'sı "İstiklal İlkokulu"nu doğru yazabildi. Ben de kalkmış, yazıları güzel mi diye bakacağım! Dördüncü sınıf öğrencisi bunlar. İkinci sınıfta bile bu yanlışlar yapılmaz. İşim hiç de kolay olmayacaktı. Her şeyden önce çocukların güvenini kazanmalıydım. Bana güvenmeleri için hiçbir neden yoktu şimdilik. Öyle ya, "ünite" deyince, "küme" deyince boş boş bakıyordum. Bu güveni "ders dışı" bir yolla sağlamalıydım. "Söyleyin bakalım," dedim. "En sevdiğiniz sinema oyuncusu kim? Artist?" Sınıfın yarısı Cüneyt Arkın, yarısı Yılmaz Güney dedi. Yaşasın! Güvenlerini kazanacak bir yol bulmuştum. Cüneyt de, Yılmaz da arkadaşımdı. Onları getirecektim okula. Getirdim de. MALKOÇOGLU OKMEYDANINDA Cüneyt Arkın'ı Fahrettin Cüreklibatur olduğu, öykü yazdığı günlerden tanıyordum. Annemin memleketlisiydi. Eskişehirliydi. Tıp Fakültesi'ne gidiyordu o sıralarda. Şiir yazmayı bırakmasına üzüldüğüm, üzülmekten öte içerlediğim, Cengiz Çelikten'le dolaşırlardı hep. (Sahi, Cengiz acaba nerelerde şimdi?) O gün okuldan çıkar çıkmaz Cüneyt'i buldum. "Yarın çekimin var mı?" diye sordum. "Hayır," dedi. "Hazırlan öyleyse, benim okula gidiyoruz." "Peki," dedi hemen.
"Ama önce Cağaloğlu'na gidip kırk dört öğrenciye birşeyler alacaksın," dedim. Herkese üçer defter, üçer kalem, birer cetvel, birer suluboya takımı, vb. Ertesi gün nerede buluşacağımızı kararlaştırdık. Buluştuğumuzda Noel Baba gibiydi Cüneyt. Arabasının bagajını armağanlarla doldurmuştu. Okula vardığımızda ilk ders başlamış, öğrenciler sınıflarına girmişti. Müdürün odasına gittik. Hikmet Bey, Cüneyt'i görünce gözlerine inanamadı. Benim çocuklar da. Sınıfın kapısını açıp da içeri girdiğimizde önce bir sessizlik kapladı ortalığı. Sonra