ULYSSES "İRLANDA BAŞKENTİNİN YÜREĞİNDE" (*)
(...) Basite ircâ edildiğinde Ulysses, bütün gün boyunca Dablin’de dolanıp duran iki adamın tesadüfen karşılaşmalarının hikâyesi ve bunun hayatı zenginleştirici yansımalarıdır denebilir. Adamlardan biri pek de başarılı sayılamayacak bir reklâm araştırmacısı, öbürü ise henüz rüşdünü isbatlayamamış bir sanatçıdır. Stephen Dedalus ilk kez çıktığı dış seyahatten kanatları kırık ve yeni bir burukluk duygusuyla boynu bükük dönmüştür. Ölmüş annesi aklına geldikçe suçluluk hissi altında ezilmektedir; kendini dayanılmaz biçimde her yanından sarılmış hissetmektedir. Cranly ve Lynch zamanında rahatlıkla alaya alınabilecek kaba saba, maddeci ve hased dış dünya, artık Buck Mulligan’ın (Ulysses’in bir diğer kahramanı, “Kelt” karakteri) kişiliğinde Stephen’ın iç huzuruna yönelik çok daha ürkütücü bit tehlike hâline gelmektedir. Joyce, Stephen’ın ahbabıyla girdiği edebiyat tartışmalarında ön plâna çıkmasını sağlamaya çalışmağa dikkat etmekle beraber, aklının önceden kestiremeyeceğimiz kadar zekî, atik ve hamleci özelliklerini asıl kendi kendisiyle yaptığı konuşmalarda ortaya serer. Gösteriş için yaptığı aşırı davranışları alaya almayı da öğrenmiştir. Ama kendisiyle alay etmesinde isterik bir yan vardır ve açıkçası ümidsiz bir şahsiyet buhranının eşiğindedir. Onu kurtaracak tek şey ruhî bir yeniden doğuştur ve bu duruma çok uygun düşen bir biçimde, doğumevinde Leopold Bloom’a rastladığı zaman bu fırsat kendisine tanınır. __İlk bakışta Bloom, bir kurtarıcıya benzemez. Hiçbir haslet ve kabiliyeti olmayan biri olarak, umumiyetle gülünç biçimde, fizikî yönü acımasızca yakından incelenerek sunulur. Aynı zamanda kıdemli bir kılıbık, iğdiş edilmiş bir koca, beceriksizin teki, biraz da zavallı ve sosyal bakımdan tuhaf tarzda uyumsuz biridir. Öyleyse Stephen’a verecek neyi olabilir?
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
ULYSSES'İN FENOMENOLOJİSİ...
(...) “Ulysses”, 800 küsûr sahifelik bu eser, 16 Haziran 1904’te, İrlanda’nın başşehri Dablin’in muhtelif köşelerinde, sıradan insanların his ve hayâl dünyalarında olup bitenlerin veya olup bitmiş olması mümkün olanların anlatıldığı bir roman. Ve bu roman etrafında ilk akla gelen sualler; söz konusu olup bitenlere veya olup bitmesi mümkün olanlara niçin “Ulysses” ismi verildiğiyle, tarih olarak neden 16 Haziran 1904 gününün seçildiği… James Joyce, bütün hikâyesi bir güne sığan böylesi karmaşık bir eseri ne maksadla kaleme aldığı sorulduğunda, “Edebiyat münekkidlerini 100 sene uğraştırmak için!” cevabını vermiş. Gerçekten, 1922’de Paris’te yayınlandığından kısa bir süre sonra, büyük yankı uyandırmış “Ulysses”. Üzerine, yüzlerce, binlerce cild araştırma ve inceleme yazısı yayınlanmış. 1984’e gelindiğinde, Amerika’da bazıları çıkmış, “Ulysses”in bugüne dek yanlış bilindiğini, çünkü okunaksız bir yazıyla Fransa’da dizgiye verildiğini, dizgicilerin hiçbirinin tek kelime İngilizce bilmediğini ve “gerçek Ulysses”in kendilerinde olduğunu iddia etmişler. Amerikalılar bu türlü sansasyonlara bayılır! Psikolojinin büyüklerinden Carl Gustav Jung da “Ulysses” üzerine bir inceleme yapanlardandır. Jung’a göre, bütün “Ulysses” macerası “hiçlik”te düğümlüdür; basit, sıradan, hiçliğe müncer günlük itiş kakışlar dünyasını ele alır. 16 Haziran 1904’te de hiçbir şey olmamış, “tarihî” denebilecek hiçbir şey yaşanmamıştır. Ama bu hiçlikte bir kutsallık vardır ki, Joyce bunu anlatmak ister. Nitekim “Ulysses” tabirinin eski Yunanca kökeninde de bu mânâyı görürüz: O da, kutsal hiç kimse, kutsal hiçlik demektir… Lâkin Amerikalı Daniel Boorstin, Jung ile aynı kanaatte değildir. __16 Haziran 1904 gününde Joyce’un, Nora Barnakle’a âşık olduğunu söyler. Nora, Joyce’un,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Nisan 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -I-
Akademya Yazıları
Reklam
TÜRK MÜZİĞİNİN MESELELERİ...
(...) Müzisyenlerimiz, Türk müziğinin içine düştüğü problemleri, genellikle, II. Mahmud döneminden başlayan Batılılaşma hareketlerinin hazmedilmemiş tesirlerine bağlamaktadır. Genel kanaate göre, tereddînin en muhteşem timsâli Hacı Arif Bey olmuş, ondan sonra Türk müziği tedricî bir keyfiyet kaybına uğramış, nihayet “münübüs müziği”ne kadar düşmüştür. Hacı Arif Bey’in muhteşem bir hafıza olduğuna temas etmiştik; meselâ üstadının 6 ayda meşkedebildiği eser hamulesini o bir gecede meşkedebilir… Bunun yanında, onun selefleri gibi ulvî bir mizaç taşımadığını, hafifmeşreb olduğunu da… Dr. Cem Behar, bu hususa kısaca değindikten sonra, Türk müziğinin bozulmasında özellikle Batı usûlüyle yapılan notalama çalışmalarının rol oynadığına dikkat çeker. Bu notalama çalışmalarından ilki 17’nci yüzyılda Ali Ufkî Bey (önceki adı Alberto Bobowski) tarafından gerçekleştirilmiş, ama musikîmizde kabul görmemiş ve kullanılmamıştır. 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda Dimitri Kantemir (Kantemiroğlu) ve Hamparsum Limonciyan tarafından yapılan notalamaların âkıbeti de farklı olmamıştır. 20’nci yüzyılın başında ise Rauf Yekta Bey tarafından, Abdülkadir Töre ile Ekrem Karadeniz tarafından (Töre–Karadeniz sistemi) ve Sadettin Arel ile Suphi Ezgi tarafından (Arel–Ezgi sistemi) notalamalar yapılmıştır. Cem Behar daha ziyade bu sonunculara dikkat çekmektedir. Özellikle Arel–Ezgi sistemi, günümüzde de kullanılan ve büyük tartışmalara sebebiyet veren bir notalamadır. Cem Behar, notalamanın kendisinin Türk müziği için bir “bid’at – uydurma yenilik” olduğunu ve Türk müziğinin yapısını bozduğunu düşünmektedir. İTÜ Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı öğretim üyesi Yalçın Tura ise, Türk müziğinin büyük sıkıntısının notalamadan değil, yanlış notalamadan kaynaklandığı görüşündedir. Dolayısiyle o da
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 2, Nisan 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla) TÜRK MÜZİĞİNİN TEMEL MESELELERİ, -Türk Müziğinin Meseleleri-
Akademya Yazıları
Çok vurucu bir sahne
Uzaktan gelen uğultu halinde sesler duyulmaya başladı. Kadın ordusu gelmişti. Yağan yağmurdan başlarını muhafaza için, hepsi eteklerini kaldırmışlar ve başlarına tutmuşlardı. Yüzlerce, binlerce kadın, aç, ıslak ve çamur içindeydi. 6 saatten beri yürümüşlerdi. Yolda birkaç defa durarak dinlenmek yeterli gelmemişti, hepsi pek yorgundu, kalın ve yorgun seslerle bağırıyorlardı.
Sayfa 187·Kitabı okudu
24 Nisan / Kibri Verimli Bir Şekilde Kullanmak
"Önümüze bir et yemeği ya da herhangi bir yemek konduğunda, bu önümdeki ölü bir balık, ölü bir kuş ya da domuz diye düşünürüz. Aynı şekilde içtiğimiz güzel bir şarap da bir fıçı üzümün suyundan öte değil. Giydiğimiz mor işlemeli sabahlık herhangi bir kabuklu deniz hayvanının kanıyla renklendirilmiş koyun yününden fazlası olmadığı gibi, sevişmek de mahrem yerlerin birbirine sürtülmesi sonrası oluşan ve kasılmaya benzeyen bir boşalımdan ibarettir. Aynı şekilde izlenimlerimiz gerçek olayları alır ve işler. Böylece olayların gerçek yüzünü görebiliriz." ​— Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler, 6.13 ​"Kibirli İfadeler" olarak adlandırılabilecek bir Stoacı egzersiz vardır. Bu egzersizde katılımcılar alaycı sayılabilecek bir tonda konuşur ve hayatlarının en dikkat çeken ve en imrenilen anlarını tam tersi bir açıdan bakarak paramparça eder. Örneğin yazılarından birinde Marcus Aurelius sevişmeyi derilerin birbirine sürtünmesi sonrası gelen bir patlamaya benzetir. Peki neden böyle bir şey söylemiştir? Eğer bir dakika durup sevişmeye bu açıdan bakarsanız sonradan utanacağınız kötü şeyler yapma olasılığınız azalır. Bu bizi iyi hissettiren şeylere karşı duyduğumuz doğal önyargıların tam karşılığıdır. ​İnsanların önemsediği birçok şeye aynı düşünce yapısını uygulayabiliriz. Sosyal medyada görüp gıpta ederek baktığın o fotoğrafı düşün. Pozu veren kişinin o sahne için ne acılar çektiğini hayal et. O çok istediğin terfiyi düşün. "Başarılı" addedilen insanların hayatlarına bak. Bunun hâlâ büyüleyici olduğuna inanıyor musun? Uzaktan hayranlıkla baktığın o güzel ve mükemmel kadını ya da erkeği düşün. Unutma, eğer hâlâ bekârsa hayatının bir noktasında terk edilmiş olabilir. Onun da hayatında muhakkak yanlış giden bir şeyler olmuştur. ​Bu egzersiz seni alaycı birine dönüştürmez. Ama o
1000Kitap
Geri Dönülemez Bir Dönüşümün Serencamı
"Hükkâm-ı kiram!... Muasır medeniyet içinde Türk milletinin mukadderatını, ortaçağa ait esaslara, bütün açık hakikatlere rağmen özel bir kasıtla veya şuursuz bir inatla, bağlı kılmak davası, tarihin suçlar diye kaydetmeye hak kazandığı bir faciadır. Bugün inkılâbın dönmeyen kat'î kararları bu kanlı cephenin sahne olduğu 13 asrın tekmil saçmalıkları ile başaşağı etmiş bulunuyor." (Vakit, 20/6/1926) (Bkz: Ek: II).
Sayfa 67·Kitabı okuyor
1000Kitap
Reklam
Reklam