Silent

Silent
@733678_

Silent

, bir kitap okudu
10/10
·56 syf.··
2020 5. kitabı
Stefan Zweig
7.3/10 · 91,9bin okunma
Reklam
5/10
·218 syf.··
2020 4. kitabı
Önceden belirteyim ki kitabı kendi kategorisinde ve içerisinde değil kendi içerimde değerlendireceğim ki bu pek hoş karşılanmayabilir, biliyorum. Daha önce Kaknüs Yayınlarından Halil Cibran-Ermiş ve Muhayyil Nuayme- Kendini Arayan Adam'ı elimden kalemi düşürmeden, beynimde şimşekler çaka çaka okumuştum. Amak-ı Hayal ise bu yayınevinin en çok satan kitabı olduğundan uzun zamandır gözüme kestirilmiştim ve sırasının gelmesini bekliyordum. Belki bu kadar uzunca zaman beklemeseydim aramızda daha duygusal bir ilişki kurabilirdik lakin o tren mistizimden geçip şöyle daha akla dayalı, ussal bir mecraya geçti. Bu yüzden Aynalı Baba konuştukça Raci düşlerden rüyalara süzülürken ben de ''hadi canım sen de'' der buluyordum kendimi. Raci, iyi eğitim görmüş fakat varoluşsal sorularla huzuru kaçmış bu yüzden kendini eğlenceye, içmeye, uyuşmaya vermiş bir genç. Aynalı Baba ise mezarlıkta bir kulübede yaşayan, meczup görünümlü bir mürşit. Amak-ı Hayal ise Aynalı Baba ve Raci arasında arasında geçen mistik bir iletişimi konu ediyor. Raci tesadüf eseri Aynalı Baba ile tanışıyor olsa da kısa zamanda Baba'ya öylesine bağlanıyor ki neredeyse her sabah soluğu yanında alır oluyor. Aynalı Baba ise Raci'ye bol şekerli kahveler yaptıktan sonra alıyor eline neyi bir yandan üflüyor bir yandan da başlıyor bir gazel okumaya. Çok zaman geçmiyor ki Raci kendini bir rüyada buluyor. Bu rüyalarda Raci Tasavvufun vahdeti vücut felsefesini alegorik bir anlatımla derinlemesine öğreniyor. Her rüya bir soruya hatta o tek soruya cevap veriyor sözde(!). Bir cevap olduğuna itirazım yok ama Raci bir uyuşukluktan çıkıp bir uyuşukluğa da düşmüyor değil. Sözde İslami bir öğreti olan vahdeti vücut felsefesi anlatılırken Raci bir Hisdistanda Budha ile, bir Çin de Tao ile bazen Zedüşdi bir rüyada buluyor kendini ve
A'mâk-ı HayalFilibeli Ahmed Hilmi · Kaknüs Yayınları · 202022,3bin okunma
Puan vermedi·214 syf.··
2020 3. kitabı
Bir kitap bittiğinde bir iç hesaplaşma başlıyor. Okuduklarım, bildiklerim, bilmeyip bu vesileyle öğrendiklerim, yetinmeyip araştırdığım ve duygularım, maalesef ön yargılarım, bilinmezlikler içerisinde taraf olduklarım bir harmanda ezilip bir bütün olarak yeniden önüme konuyor. Ne tam objektif ne tam subjektif bir sonuç. Benim penceremden görünene biraz şekil biraz kıvam veriyorum sadece. Yaban ise benim için kıvam vermekte zorlandığım bir sonuç çıkarttı ortaya. Hadi yavaş yavaş özetlemeye çalışalım önce: Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde sağ kolunu kaybetmiş bir subay Anadolu'nun ücra bir köyüne ( onun bir erinin köyü) yerleşmeye karar verir, köye yaklaşmadan Mehmet Ali'ye (eri) bundan sonra senin anan benim anam senin kardeşin benim kardeşimdir der, oysa daha köye vardığı ilk vakitler, yabancıya duyulan o misafirperverlik geleneğine rağmen, bunun hiç de öyle kolay olmayacağını anlamaya başlar. Bir yandan iyimserliğini koruyup bu uzaklığın zamanla kaybolacağını düşünse de ne o köylüler hakkında ne de köylüler onun hakkında iyi şeyler düşünür ve uzaklıklar uçurumlara dönüşüverir. Köyde bir ''yaban'' olmaktan öteye hiç gidemez. Bu aradığını bulamayışta acımasızlığını artırır da artırır, köylüye verir veriştirir. İşte iplerin gerildiği esas nokta da burası olur zaten. Yaban, milli mücadele yanlısı bir subayken köylü ise Yunan uçaklarından atılan ''Zorluk çıkartmazsanız size bir zararımız dokunmaz biz padişah ve İslam için Kemal'in çeteleriyle uğraşıyoruz '' yazılı mektuplara inanır. Zaten ondan beklenen de budur(!) Yaban, başlarda onlarla kahvelerde, meydanlarda bunun böyle olmayacağını düşmanın buraya girdiğinde donlarına kadar alıp, ırzlarına geçip, canlarını alacağını, etrafı yakıp yıkacağından bahsetse de köylülerden hiç kimse ona kulak asmaz, hiç
YabanYakup Kadri Karaosmanoğlu · İletişim Yayınları · 202154,6bin okunma
Puan vermedi·144 syf.··
2020 2. kitabı
''Ne uğruna savaşmışlarsa sanki savaşla onu ortadan kaldırmak istemişler gibi bir sonu olmuştu, kimsenin beklemediği bir şeydi ama gene de çok kimse farkında değilmiş gibiydi bunun ya da sanki herkes kafir olmaya teşneymiş gibi, bir kendisi fark etmişti gerçeği, bir de asılan birkaç arkadaşı, şimdi biliyor ki asılan arkadaşlarının uğrunda asıldıkları şeyler de bugünkü insanların anlayabileceği şeyler değildir ve anlamazlar ve belki kendileri de bir kez daha asmaya kalkışırlar ama onlar yani asılanlar yani savaş verenler kendilerini asan insanlar kurtulsun diye savaşmışlardı ve asıldıkları şeyler için savaşmışlardı, bunu kim anlayabilir, kim? Kim? '' Bu alıntı, gül yetiştiren adamın yanık bağrından sayfalara dökülen buruk cümlelerdir. Öylesine yangın yeri ki yüreği, bir nebze soğutmak adına dışarı çıkmayı yasaklıyor kendine, sessiz sedasız ve mis gibi bir protestodur verdiği karar. Kendini elli yıl boyunca, kitaplarına, ibadete ve gül yetiştirmeye adıyor, elli yıl! Dışarıdaki değişimi hissediyor, eskinin üstüne cila attıkça eskinin nasıl derine gömüldüğünün farkında, o farkında da ya torunları, hiç eskiyi görmeyenler, gördüklerini hep ilk hali de buymuş sananlar, ciğerleri yanıyor ve belki de şifasının bir gülün kokusunda olduğuna inanıyor. Bu sessiz protesto dışarıdaki değişimi onaylamadığını açıkça gösteriyor elbet ama yeterli mi? Üstelik değişim kaçınılmaz olan son değil mi? Gül yetiştiren adam ve torunu ve aralarında geçen özlü diyaloglar bir yana, bir tarafta da cümlelerinin arasına ''come on'', '' yeah'' gibi kelimeler sokmadan konuşamayan, modernleşmenin etkisiyle yozlaşmış, ne istediğini bilmeyen, bu yüzden de asla tatmin olamayan, amaçsız, virane bir arkadaş grubu, Sitare, Çarli, Zelda, Tansel... Bu iki öyküyü, madalyonun iki yüzünü gösterircesine birbirine
Gül Yetiştiren AdamRasim Özdenören · İz Yayıncılık · 202121,6bin okunma