• huzurlu ve berraktır gözlerin, ey en naziği sahtekârların.
  • At a more advanced stage of the disorders, the subject is caught
    “between two worlds,” the unreal cult world and that of social reality. He sees himself as being the product of “a mutation,” which places him apart from other humans while still being human. This is especially true of followers who had mystical experiences or intense pseudo-mystical experiences, and those who “talked” with supernatural beings or with aliens. His perception of reality degrades even further, as well as his perception of himself. Feelings of strangeness and unreality, characteristic of deper-sonalization disorders, increase. [11] The subject sees himself as a “robot,” believing himself to being in a daydream, while still feeling as though he’s taking an active part in the real world. These conducts seldom remain isolated: they are gradually integrated into paranoid interpretations to become psychotic delusions. [12]

    Sometimes the disorders manifest only in intermediate states, in-
    volving just one psychic sector. The cult member thus may be unable to dredge up memories of one element or one isolated episode of his life, creating a partial amnesia that generally corresponds to a denial of past reality because the anguish of recalling that episode is too great for the subject to handle. [13] This can lead to the subject feeling pains that have no real somatic support, but which correspond to a somatization at the time of a crisis of acute anxiety started by the unconscious recollection of distressing or guilt-ridden past experience. [14]

    --
    11. Dissociative problems of Identity, DSM IV: 300.14. Depersonnalization troubles, DSM IV: 300.60.
    12. Paranoid troubles, DSM IV: 301.00. psychotic troubles, DSM IV: 301.20.
    13. Psychogenic amnesia, DSM IV: 300.12.
    14. Psychogenic pain, DSM IV: 307.80.
    Jean-Marie Abgrall
    Sayfa 251 - INDIVIDUAL PATHOLOGIES
  • ÇAY’ın Hikâyesi

    ÇAY denilen şey, öyle sıradan bir şey değildir. Onun çok anlamlı bir hikâyesi var. Bir düşünün! Canlı kanlı, yeşil mi yeşil, tap-taze bir yaprak olarak deniz manzaralı bir yerde ikamet ederken, sırf sevdiği uğruna nelerden vazgeçiyor o çay adayı. Memleketinden, canından, kanından, renginden feragat edip yüksek ısılı fırınlarda ve ağır tonajlı preslerde sabırla ağır imtihanlar verdikten sonra buram buram kokan o müthiş kokusuyla sevgilisinin önüne geliyordu çay adayı.
    Sevgiliyle buluşma randevusu için dalından ayrılan yaş yaprak, yıkanıp kirinden pasından arındıktan sonra, görücü usulüyle taliplilerinin önünde bir taze gelin adayı edasıyla adım adım ilerliyordu. Bu yolculuk hiç te kolay değildi. Sevgili için bir şeylerden vazgeçmesi gerekiyordu. Bu nedenle özünde bulunan %80 oranındaki suyun %50’ye düşürülmesi için 38°C sıcaklıktaki fırınlarda terleyip narinleşiyordu çay adayı.
    Sevenleri için terlemeye razı olan çay, defalarca 90-135 kg’lık presler altına yatıp hücre öz suyunun kıvrılmış yapraklara yayılması ve sonrada bünyeden dışarı çıkarılması için bir de ütüleniyordu.
    Çay adayının sevgiliye yolculuğu bununla da bitmiyor ve sevdiği için birde biyolojik değişikliğe uğraması gerekiyordu. Çayda istenen renk, burukluk, parlaklık, koku ve aromanın oluşması için imtihandan imtihana koşan cefakâr çay, bu seferde nem oranının %2-4 seviyelerine inmesi için yüksek sıcaklıktaki fırınlarda tekrar tekrar kurutulup adeta kavruluyordu.
    Bunca imtihana rağmen yine de en sonunda elek tellerinden geçirilmek suretiyle incelik, kalınlık ve kalitelerine göre sınıflara ayrılarak sevdiceğine kavuşmak için hediye paketinde o kendine özgü mübarek kokusu ve albenisi yüksek endamıyla sevgilisini beklemeye başlıyordu çay adayı.
    Peki, çay adayı (dem) böyleyken onun ayrılmaz bileşeni olan SU çok mu farklıydı. Su da dem’den farksızdı ve o da asla bencil değildi. Suyu oluşturan iki element olan hidrojen ve oksijen özü itibariyle biri yanıcı diğeri yakıcıydı. Her ikisi de kutsal bir dava uğruna ve Rabbinin “ol” emriyle bir araya gelip “ben” olmaktan vazgeçerek, demi çaya dönüştürüp sevgiliye ikram edebilmek için “biz” oluvermişlerdi.