dağınıklığı yaratan unsurları temizleyip yerlerine akış kaynakları koymamız gerekiyor.
Provincetown'da geçirdiğim üç ayda romanım için 92.000 sözcük yazdım. Yazdıklarım berbat olabilirdi, ama pek umrumda değildi açıkçası. Bunun nedenini Provincetown'dan ayrılmamdan kısa bir süre önce, okyanusun içine koyduğum şezlongumun üstünde, deniz ayaklarımı yalarken Savaş ve Barış'ın üçüncü cildini bitirdikten sonra anladım. Kitabı kapatırken günün büyük kısmını orada oturarak geçirdiğimi fark ettim. Haftalardır her gün böyle okuyordum. Ve birden şunu düşündüm: Geri geldi! Beynim geri geldi! Beynimin bo-zulmuş olduğundan, bu deneyin kalıcı hasar görmüş bir kütleden ibaret olduğumu göstereceğinden korkmuştum. Ama şimdi iyileşmenin mümkün olduğunu görüyordum. O rahatlamayla ağladım.
E-postalara hiç geri dönmek istemiyorum, diye düşündüm kendi kendime. Telefonuma dönmek istemiyorum. Nasıl bir zaman kaybı! Nasıl bir hayat kaybı! Hiçbir şeyi bu kadar kuvvetle hissetmemiştim.
İnternet gibi cisimsiz bir şeyin ağırlık olarak tarif edilmesi kulağa tuhaf gelebilir, ama o an öyle hissettim - sırtımdaki ağır yükten kurtulmuş gibi.
Hemen sonrasında bu düşüncelerin hepsi beni rahatsız etti, suçluluk hissettim. Bunu yaşadığım yerdeki insanlara anlattığımda kulağa nasıl gelecek, diye düşündüm. Özgürleşme değil, sataşma gibi gelecekti. Evet, uzaklaşmış, mutluluk içinde akışı bulmayı başarmıştum, ama Provincetown'daki ortam tanıdığım insanların hayatından
Sayfa 67 - Metis/Ağustos 2025/10.basım/İstanbul