Kerim bodruma inen gicırtılı basamakların üzerindeki kapağı kaldırır kaldırmaz, burnuma küfù andıran nemli, ağır bir koku çarptı. Merdiveni tek sıra halinde indik. Tahta basamaklar Baba'nın ağırlığı altında inledi. Soğuk bodrumda durunca, karanlıkta parlayan gözlerin üzerime dikildiğini hissettim. Odanın şurasında burasında, birbirine sokulmuş karaltılar gördüm; dış çizgileri, bir çift gazyağı lambasının yaydığı kör ışıkta duvara vuruyordu. Bodrumu bir mınltı dolaştı; bir yerlerde damlayan suyun sesi geliyordu, bir de, bir sürtünme sesi. Baba arkamda içini çekti, elindeki çantaları yere bıraktı. Kerim, kamyonun bir-iki güne kalmadan tamir edileceğini söyledi. Öndan sonra, doğru Peşaver'e. Özgürlüğe. Güvenliğe. Bodrum bir hafta boyunca evimiz oldu; üçüncü gece, o sürtünme seslerinin nedenini anladım: sıçanlar. Gözlerim karanlığa alışınca, yaklaşık otuz sığınmacı saydım. Duvarın dibine, omuz omuza dizildik; kraker, ekmek, hurma ve elma yedik.
(Göç, her yerde aynı..)