İnsan, yaratılışı itibarıyla çok zayıf bir varlıktır. En küçük bir olay bile ona dokunur, onu etkiler ve acı verir. Örneğin, bir bebeği düşünün; hava biraz soğusa hemen hasta olabilir veya bir yetişkin, stresli bir olay karşısında duygusal olarak yıpranabilir. Bununla birlikte, insan oldukça acizdir; çünkü karşısında hastalıklar, doğal afetler veya toplumsal sorunlar gibi kontrol edemediği pek çok düşman ve bela vardır. Örneğin, deprem gibi doğal bir felaket karşısında insanın gücü oldukça sınırlıdır.
İnsan aynı zamanda çok fakirdir; temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için çaba sarf eder. Ancak ihtiyaçları oldukça fazladır. Örneğin, yalnızca fiziksel ihtiyaçlar (beslenme, barınma) değil, aynı zamanda manevi ihtiyaçlar (sevgi, güven, anlam arayışı) da sürekli artış gösterir. Bu durum, insanı sürekli bir eksiklik duygusuyla karşı karşıya bırakır. Ayrıca insanın tabiatında bir tembellik ve güçsüzlük vardır. Buna karşın, hayatın yükümlülükleri oldukça ağırdır; insanlar iş, aile, toplum gibi sorumluluklarla mücadele etmek zorundadır.
İnsan, sadece fiziksel dünyayla değil, evrenin genel işleyişiyle de ilgilidir. Örneğin, yıldızlara bakıp “Bu evrenin anlamı nedir?” diye düşünür. Ancak bu ilgisi, sevdiklerini kaybetme veya bir ayrılıkla sonuçlandığında derin bir üzüntü ve acı hisseder. Sevdiği şeylerin kaybı veya yok olması, insan ruhunda sürekli bir yara bırakır. Akıl ise insana yüksek hedefler ve kalıcı idealler sunar; örneğin insan barış, mutluluk veya uzun bir yaşam arar. Ancak bu hedeflere ulaşmak için eli kısa, ömrü sınırlı, sabrı ve gücü de yetersizdir.