Eskiler dünya malına rağbet etmediler. Ateşmiş gibi ondan kaçtılar. Yeteri kadar sahip olduktan sonra, fazlasının hesabını verememekten korktular. Yeteri kadarına sahip olma konusunda da titiz davrandılar, helal sınırının da hep biraz gerisinde kalmaya gayret ettiler.
Ve daima şu ölçüyü elden kaçırmadılar:
“-Gözünüz yukarıda olmasın. Sonra haset eder, kıskanır, nankörlük edersiniz. Aşağıya bakın da halinize şükür edenlerden olun.” (Hadis, Mealen)
Büyükler ellerinde imkân olsa da olmasa da böyle davrandı.
En başta Peygamber Efendimiz:
Saraylar onun ayağının altında kaldı. Onlara bir çul parçası kadar olsun değer vermedi.
İnsanların görünüşlerine bakarak onlarda üstünlük bulmaya çalışanlar hep kaybetti. Yanıldı. Hüsrana uğradı.
Allah katında makbul olanı görecek göz kimde var? Çula çırpıya bakarak insana değer biçenlerin elinde ne kaldı?
-Hazreti Ömer’e gelen Kayseri Rum elçisi de ilkin bocalamıştı.
-Halifeyi görmek istiyorum, deyince onu bir ağacın altına götürdüler. Hazreti Ömer abanisini mübarek başlarına örtmüş, fakir elbiseleri içinde uyuyorlardı. Gözleri İslâm Devlet Başkanının sarayını arayan elçi hayretler içinde kaldı. Hazreti Ömer’e bakarken, kalbinde ona karşı hem sevgi, hem de korku duyuyordu. Duyduğu sevgiyi izah edebiliyordu, ama kendi kendine, “Bu korku da ne? Ne bir saray, ne bir ihtişam, ne muhafızlar, ne de henüz bana hitap eden, icabında azarlayan bir ses, bir tehdit.”
Elçi, Hazreti Ömer’de tecelli eden Azameti İlâhî karşısında, o uyanıncaya kadar ellerini bağlayarak bekledi.
Yarım saat kadar sonra uyanan Hazreti Ömer, elçiye bir nazar buyurdular. Elçinin kalbi bu nazarla yumuşadı, halifeye ve İslâm’a ısındı da Müslüman oldu. O zaman sarayı olmayan, muhafızları, şaşaası, ihtişamı olmayan bu insanın makamını gördü ve teslim oldu. Onun nasıl bir