İnsan, içinden belirdiği hiçliği ve onu yutmuş sonsuzluğu anlamakta aynı ölçüde beceriksizdir.
-Blaise Pascal, Pensées (Düşünceler)
(Yani ne başlangıcını (hiçliği), ne de sonunu (sonsuzluğu) kavrayabilir; çünkü insan zihni sonlu, sınırlıdır.)
"Gerçek ilim, kişinin nefsini tanımasıdır. Nefsini tanıyan Rabbini tanır."
– İhya-u Ulûmi’d-Din
Gazzâlî'ye göre bilginin temeli kendini bilmektir. Bu, sadece teorik bilgi değil; manevi farkındalık demektir.
"Cehalet, öyle bir hastalıktır ki; kişi hasta olduğunu bile bilmez."
– İhya-u Ulûmi’d-Din
Gazzâlî’ye göre cehaletin en kötüsü, kişinin cehaletinin farkında bile olmamasıdır.
İnsanla ilgili ne varsa hepsi gözümüzün gördüğü kadardır ama bir o kadar da derindir. Yani aşk acısı her zaman aşk acısıdır belki ama her bir insanda hikâyesi başka başkadır. Dolayısıyla anlatılan șey insana dair olduğu için biz onu okuduğumuzda, aslında kendi hayatımızda belki asla tecrübe edemeyeceğimiz ama sırf insan olduğumuz için bir o kadar tecrübe etme ihtimalimiz olan bir meseleyi görme, anlama ve özümseme imkânına sahip oluruz, Yani bir hayat tecrübesini, insana dair bakış açısını görür; insanı daha iyi tanırız. En çok da aslında kendimizi tanırız.
"İnsan neden okur" sorusunun bendeki yanıtı bu, "İnsan kendini tanımak için okur. Bunu da ancak olgunluğa erişmis bir insan idrak edebilir."
Geçenlerde bir makalede denk geldim; "Bir sürü kitap okuyoruz ama okuduklarımızan hepsi aklımızda kalmıyor, o hâlde niye okuyoruz?" diye soruluyordu. Şöyle bir cevap verilmişti orada; Çünkü bir kitap, bir roman, bir hikâye, bir şiir okuduktan sonra okuduklarımız aklımızda kalmasa bile asla aynı insan olmayız.
Bir insan, bir millet, bir toplum, bir medeniyet kendini değiştirecekse değişim arazlarda değil, özde olmalıdır. Değişim özde, cevherde gerçekleşiyorsa gerçek değişimdir.
- İbrahim Kalın