Hiçbir yararı yok ama bunu kendimize itiraf etmemeliyiz. Zaten gün boyu okulda öğrendiklerimizin bize ne yararı var? Bütün bu yaptıklarımız bize ne katıyor? Yani demek istiyorum ki kendi özümüze nasıl bir katkıda bulunuyor? Anlıyorsun, değil mi? Akşam olunca gene bütün bir günü dolu dolu yaşadığımızı, yeni bilgiler edindiğimizi, ders programını uyguladığımızı biliyoruz ama içimiz boş kalıyor. Yani demek istiyorum ki iç dünyamız hâlâ açlık duyuyor…
Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme
Barış Bıçakçı ile ilk tanışmam. Uzun zaman olmuştu öykü okumayalı.
Açıkçası böyle beklemiyordum.
Hayatta her gün, her an olabilen şeyleri anlatır gibi başlayan, süren ama bir noktada tokatı yüzünüze vuran öyküler. Düşündürdü, sorgulattı ve boş boş duvara baktırttı.
İnceleme yazarken de sanki onun tarzına saygı ve hayranlıktan öykülerine benzer bir üslupla yazmak gerektiği gibi bir hissiyattaydım. Başaramadığım için bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
"Nehrin gürültüsü sanki sessizlikten meydana geliyordu, akışı da hareketsizlikten."
Bütün maceralar aslında bir kendini arama, bulma hikayesi, diye geçirdi içinden. Oysa ben bu maceraya kendimi aramak veya bulmak için değil, kaybetmek için çıktım.
Sömürge yönetimleri sömürülen toplulukların ekonomik anlamda istismar edilmelerinin yanı sıra toplumsal ve mahrem alanlara "medenileştirilme" adı altında yapılan müdahaleleri de içerir. Amerikalı antropolog Ann Laura Stoler'ın dediği gibi, ahlak eğitimi bir medenileştirme aracı olarak sömürgeciliğin tam merkezinde yer alır (Stoler 2004). İşte bu ahlak eğitiminin bir parçası olarak duyguları kontrol etmek ve mantıklı olmaya yapılan vurgu devleti hem bir üst mantık alanı olarak tanımlar hem de onu yönetilenleri mantıksal özneler olarak eğitmenin başlıca aracı olarak görür. Bu yolla sömürge devletleri kamusal ve sosyal alanla beraber bireysel ve öznel alanlarda da yoğun etkiler yaratırlar.