Uçurtma Avcısı’nı okurken dikkatimi celbeden şeylerden biri de romanın ne söylediğinden çok neyi ısrarla söylemediği oldu. Taliban betimlemeleri son derece sert, hatta yer yer grotesk düzeyde ahlaksızlıklarla örülüyken; Afganistan’ın tarihini altüst eden Sovyet işgali neredeyse silik bir fondan ibaret kalıyor. Ayrıca 11 Eylül sonrası Amerika’nın müdahalesi hiç yaşanmamış gibi, bunu yazar hiç bilmiyormuş gibi. Tabi ki bu bir tarih kitabı değil ama bu tercih, basit bir anlatı sadeleştirmesi olmaktan çok, ideolojik bir kör noktaya işaret ediyor gibi geldi bana.
Taliban, romanda yalnızca baskıcı bir yapı olarak değil; kötülüğün somut bir karşılığı gibi resmediliyor. Eyvallah, tamam. Fakat buna karşılık, aynı topraklarda milyonlarca insanın hayatını belirleyen “Şoravi” işgali ya da Amerikan varlığı, ne ahlaki ne de insani sonuçlarıyla ciddi biçimde sorgulanmıyor. Bu asimetriyi masum bir anlatı tercihi olarak görmekte zorlanıyorum. Çünkü roman, okurun öfkesini belirli bir yöne kanalize ederken, aynı derecede yıkıcı başka aktörleri görünmez kılıyor.
Dahası, romandaki “iyilik” figürlerinin önemli bir kısmının Amerikan kimliğiyle kodlanmış olması da dikkat çekici. Özellikle hayali yetimhane sahibi örneğinde Amerikalı çiftin temiz, güvenli, çocuklara özenle bakan ve karşılıksız iyilik yapan insanlar olarak betimlenmesi, ve genel itibarıyla Batı, vicdanın ve merhametin temsilcisi olarak sahneye çıkarken; yerel ve inançlı figürlerin çoğu ya pasif ya da sorunlu karakterler olarak çiziliyor. Bu durum, romanın evrensel bir insanlık anlatısı olmaktan ziyade, Batılı okurun ahlaki konforunu gözeten bir perspektife yaslandığını düşündürtüyor.
Yazarın gizli ve profesyonel bir şekilde “Amerikan propagandası” yaptığını düşünüyorum. Keza yazarın hayatını inceleyecek olursak bu durumu