Etkileyici, düşündürücü kimi zaman hüzünlü kimi zaman ürpertici... Bu kitap Kazuo İshiguro' nun okuduğum 3. eseri. Diğerlerine benzer şekilde ana karakterimizin geçmiş anılarına yolculuk yapıyor, hislerine ortak oluyoruz. (Spoiler içerebilir) Günden Kalanlar eserinde de gözlemlediğimiz üzere naif bir aşk da eşlik ediyor kitaba. Geç kavuşulan ya da itiraf edilmeyen...
Baş karakterimiz Kathy ve onun anlatımı eşliğinde Hailsham adında klonlanmış öğrencilerden oluşan bir okulu tanıyor biraz distopik olarak tanımlayabileceğimiz bir dünyanın içine adım atıyoruz. Organ bağışçısı olmak üzere dünyaya gelen ve bu amaç doğrultusunda yaşama mücadelesi verenlerin dünyasına...
Konuya tam hakim olamadığımdan mı bilmiyorum ancak ilk başlarda kitaba adapte olmakta zorlandığımı ifade etmeliyim. Akıcılık konusunda kitabın sonlarına doğru daha fazla doyum aldım ve kafamdaki soru işaretlerini bir an önce giderebilmek adına ve hikayenin gidişatını merak ettiğim için heyecanla çevirdim sayfaları. Geç kalınmış bir aşkı okurken bir yanım buruktu elbette. Ancak beni asıl etkileyen kitapta bahsedilen organ bağışının ve bu amaçla klonlanmanın önümüzdeki yıllarda yapılabilmesi ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğuydu. Bu konuda yazarın anlattığı olay akışı mantıklı ve olasılıklar dahilindeydi. Kanser gibi hâlâ başımızın belası hastalıkların çözümü için asla etik bulmasam da uygulandığında İshiguro' nun bahsettiği gibi bir senaryonun gerçekleşebilmesi mümkündü. Üstelik asıl yaralayıcı olan böyle bir durumda biz insanoğlunun, bizzat yaşayan çeşitli insanlardan klonlanmış bu yeni canlılara ruhu, kalbi olan insanlar gibi bakamayacağımız gerçeğini fark etmemdi. Satırlar gözümün önünden usulca kayarken bir an kendimi sorguladım. Böyle bir durumda yazarın yazdığı doğrultuda ben de o insanları dışlar
Dünyada 1 milyara yakın nüfus aç
Bu ne demek biliyor muyuz? Hayır, hayır inanın bilmiyoruz. Açlıktan günlerce kıvranmadıysak, sırf kendimizi kandırmak için ağzımızda talaş çiğnemediysek, saçlarımız tutam tutam ellerimize dökülürken kolumuzu bile kaldırmaya tâkatimizin yetmediği anlar yaşamadıysak işte o zaman bu 5 harfli kelimeyi asla anlayamayız demektir. Ama Knut Hamsun'un satırlarını okurken anlayamadığım bu kelimenin gerçekliğine şahit oldum. Dışarda böyle insanların olduğunu, bizim de bundan haberdar olmamıza rağmen kendi açgözlü yaşamlarımıza dalıyor oluşumuzu acı içinde fark ettim. Evrenin binlerce ışık yılı uzağındaki gezegenleri keşfetmeye çalışırken yanımızdaki insanların hayatlarını görmezden geldiğimizi yediremedim kendime ve insanlığımıza...
Hamsun etkileyici, sarsıcı ve sizi can evinden vurarak anlatmış genç bir adamın açlıkla mücadelesini. Okurken açlığı size hissettirebilmesinin en önemli sebebiyse kendisinin de bizzat bunu yaşamış olması. Eserin bir nevi otobiyografik özellik taşıması fazlasıyla ayrıntılı ve gerçekçi üslupla kendini belli ediyor zaten.
Peki bu kitabı niçin okumalıyız biliyor musunuz? Bir daha aç kalacağım korkusuyla önümüzdeki yemeği oburca ağzımıza tıkıştırmamak, midemizi aç kaldığından değil fazla doldurduğumuzdan ötürü rahatsız etmemek için. Annemizin pişirdiği sebzeyi burun kıvırarak itmemek, her gün tonlarca ekmeği çöpe atmamak için okumalıyız. 'Neden yemiyorsun bunu bulamayanlar da var' lafına klişe gözüyle bakmak yerine kendimize çeki düzen verip israf etmemek için okumalıyız bu kitabı. Ve en önemlisi de açlıktan ölen nice insanların olmadığı bir dünyada yaşayabilmek için okumalı ve okutmalıyız...
AçlıkKnut Hamsun · Bordo Siyah Yayınları · 200635,7bin okunma
Dünyanın en ünlü insanı olarak Dünya'da değil de Mars'ta bulunan sevgili Mark Watney'e selam olsun...
NASA' nın değerli astronotlarından olan Watney ekibiyle beraber başarısızlıkla sonuçlanan Mars görevinden dönmeye çalışırken bir talihsizlik sonucu Mars'ta tek başına mahsur kalıyor ve kitabın tamamında onun Dünya'ya yeniden dönebilme çabasına şahit oluyoruz.
Öncelikle Andy Weir' i tebrik etmek istiyorum. Kendisi her ne kadar mühendis olsa da uzayla alakalı bu kadar ayrıntılı bilgiye sahip olması takdire şayan. Nitekim kitabın bilimsel alt yapısını oluşturmak için uzun ve ciddi bir çaba sarf etmiş. Hatta hesaplamaları bile oturup kendisi yapmış. Dolayısıyla romanda yer alan bazı bilgilerin doğruluğu veya gerçekçiliği sorgulanabilse de yine de bilim kurgu açısından yeterince tatmin edici. Ancak işin biraz edebi yönüne gelecek olursak Watney'in psikolojisi Mars'ta kaldığı 1.5 yıl boyunca fazla iyimser ve sarsılmaz bir yapı sergiliyor. Düşünsenize Dünya ile hiçbir iletişiminiz yok, yeterli yiyeceğiniz yok, ölüm tehlikesi ile karşı karşıyasınız ama dehşet içinde olmak yerine mental açıdan hiç yıkılmamışsınız ve sakinsiniz. Bu yönüyle verdiği duygu bakımından kitabın eksik olduğunu düşünüyorum ama yazarın kendisini asosyal bir inek olarak tanımlaması düşünüldüğünde Watney karakterinin böyle yansıtılması çok da şaşırılacak bir şey değil gibi duruyor. Bunun dışında birçoğunun eleştirdiği üzere eser fazla teknik terim içeriyor. Bu yönüyle bazı noktalarda kitap sıkıcı gelebilse de inanın bana buna rağmen oldukça akıcı şekilde ilerliyor. Okurken sonraki sayfada neler olacağını merak ediyorsunuz.
Eğer bilim kurgu okumayı seviyorsanız, uzaya karşı merakınız varsa kitabı kesinlikle okumanızı öneririm. Mars atmosferinin içinde Mark Watney'in sizi eğledirecegini temin edebilirim.
Bir zaman makineniz olsa geçmişe mi yoksa geleceğe mi gitmek istersiniz?
Klasik bir sorudur bu. Benimse cevabım nettir: Geçmiş. Çünkü geçmiş, birçok önemli tarihi olaya şahit olmak ya da tarihe adını yazdıran kahramanlarla tanışmak gibi cazip nedenler barındırır. Bu bilimkurgu kitabımızda ise zaman gezgini icat ettiği makineyle geleceğe yolculuk yapmayı tercih ediyor. Gittiği dünya ve insanları başlangıçta gezginimize ilginç ama çeşitli yönlerden mükemmel gözükse de sonrasında ortada var olan gerçekliğin arka planı gezginimizi şaşırtıp hayalkırıklığı yaşamasına neden oluyor ve kendi bulunduğu zamana geri dönüyor.
Wells'in kurguladığı geleceğin derinlerine baktığımda şu özlemi görüyorum: Gelecek bugünden çok daha iyi olacak. Bu sizin tüm kalbinizle istediğiniz bir ideal de olabilir yahut gerçekleşeceğinden emin olduğunuz bir fikir de. Yazarımız ise belki de bu iki ihtimali de hesaba katarak bu eseri oluşturdu. Yaşadığı dönem koşullarında yeni keşifler, icatlar olsa da teknoloji yavaşça ilerlemeye başlasa da onun için ideal gelecek tüm bunların dışında idi bence. Çünkü Wells'in oluşturduğu dünya; diğer klasik bilimkurgu eserlerine kıyasla teknolojiden uzak, doğanın hüküm sürdüğü ve insanlığın ilk zamanlarını andıran bir ortam.
Bizler bugün de gelecek konusunda kaygılıyız. İleride daha fazla yenilik ve gelişme olacağından emin ama bir taraftan da daha fazla barış ve refah olmasını isteyerek yaşıyoruz. Aslında içimizi kemiren tonlarca şey olsa da bir gün her şeyin düzeleceğini ve daha güzel bir hale geleceğini umarak ayakta kalıyoruz. Şimdi keşke bir zaman makinem olsa ve Wells'i 2020 ye getirsem. Merak ettiği gelecek onu hoşnut edecek mi? 2020 yılı için olumlu cevap beklemek çok zor. Ama yine de dilerim sımsıcacık güzel günler bir zaman gelir ve tüm dünyayı sarmalar...
Zaman MakinesiH. G. Wells · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202437,1bin okunma
Günler önce biten bu şaheser kitap için elim bir türlü yazmaya gitmedi. Belki de Suç ve Ceza'nın benliğimdeki etkileri yavaşça azalmaya başladığından şu an yazmak biraz olsun daha kolay benim için.
Yaklaşık 150 yıl önce yazılan bir kitap nasıl olur da bugünün insanlarını bu kadar güzel anlatır, bu kadar güzel tanımlar? Tabii ki Dostoyevski'nin çağının ötesinde bir yazar olmasının bunda büyük payı olsa da ben aynı zamanda onun inanılmaz bir gözlem gücü ve empati yeteneğinin olduğunu düşünüyorum.
Raskolnikov'un psikolojisinin derinlerinde dolaşırken de, çevresindeki insanların yaşamlarını, diyaloglarını okurken de herkesin kendi hayatından ve duygularından bir parça bulacağına eminim. Zaten kendimizdeki parçaları görebilmek bu kitabı hala ilgiyle okunan büyük bir eser yapmıyor mu?
Başından beri cinayet planlayan ve bunu gerçekleştirdikten sonra derin bir vicdan azabı duyan Raskolnikov'un hissettiklerini okuduğum satırlar boyunca bizzat bende hissettim. O kadar ki onunla aynı yakalanma korkusunu duydum, aileme karşı aynı suçluluğu hissettim. Onun toplumsal hayata, olaylara ve bunların değişmesine duyduğu istek benim de yüreğimi tutuşturdu. Ve tüm bu duygu yoğunluğu içerisinde Raskolnikov Sonya'ya yaptıklarını anlattığında Sonya'nın ona sen katilsin demesi bir anda ruhumda şimşekleri çakmasına neden oldu. Katil çok ağır bir kelimeyi sanki ve Raskolnikov'u betimlemiyordu. Evet aslında o bir katildi, suçluydu ama Dostoyevski karakteri o kadar içimizden biri gibi ustalıkla yazmıştı ki insan öldürse bile Raskolnikov'dan birçoğumuzun nefret edemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü onun acılarını, yüreğinin en karanlık köşelerini gördük. Her geçen gün yıkılan dünyasına şahit olduk. Ve etrafında onun yaptıklarına rağmen peşini bırakmayan adeta sevgi ağı kuran Dunya'yı, Razumihin'i ve
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,2bin okunma