Oğuz Atay ile tanışmam yıllar önceydi. Ben her ne kadar doğru okuma sırası ile okumasam da, ilk okumama en ünlü eseri ''Tutunamayanlar'' ile başlamıştım. Tutunamayanlar, ülkemizde yarım bırakılan kitapların başını çektiği bir kitap. İlk okuduğumda bana zengin bir dünyanın kapısını açan kitaptı. Özellikle kitabı bitirdiğimde neden ülkemizde yarım bırakıldığı konusunda düşündüğümde ise; özünde bireyselliği temel alan bir metnin olduğuna kanaat getirmiştim. Çünkü ülkemizde toplumsallık barındıran metinlerin daha çok ilgi gördüğü ve bireyselleşmeyi anlatan kitapların daha gözardı edildiği gerçeği var ve maalesef ki Atay daha yazın dünyasının başındayken bile sırf bu nedenlerden dolayı hor görülmüş bir yazar. Çünkü bireyselliğin ve ruh çözümlemelerinin topluma bir faydasının ve getirisinin olmayacağı kanaatinde olan dar görüşlü çevrenin baskılarına maruz kalmış. Ama şunu anlamıştım ki okuma serüvenim içinde daha önce böylesi bir yazarla tanışmamıştım. Onun yazdığı eserleri okumak hem zor hem de keyifli bir okuma sunuyordu bana. Şimdi tüm eserlerini daha doğru bir sıra ve ''Ben buradayım'' diye seslenen yazarımıza ''bende buradayım ey Atay ve seni tam anlamıyla anlayabilmek için işte başlıyorum yazın dünyana'' diyerek başlıyorum.
İlk öykü, Beyaz Mantolu Adam'ın öyküsüdür. Bir manto sadece. Bir manto, bir insanın başına bu kadar iş açar mı? Toplumun hem varettiği hem de yok ettiği bir kişi. Yani toplum için hiçbir değeri olmayan ve kimsenin umursamayacağı bazı kişiler vardır ya hani toplumun içinde ne kadar yaşarşa yaşasın görülmez, bilinmez, duyulmaz... İşte ilk öykü böyle başlar. İlk önce var edilir. Sonra yaşatılır. Daha sonra ise yok edilir.
Öyküde cami avlusunda görmezden gelinen adamın eline para tutuşturulur ve vicdan rahatlatılır. Asıl vicdansızlık bundan sonra
Zafer Algöz'den okuduğum ikinci kitap. Yine içinde bolca komik ve bazılarında da ders alınması gereken anılar var. Kişi illaki kendi başından geçen anıları mı aklında tutar? Başkasının anlattıkları bir süre sonra unutur mu? Bu her ne kadar genel bir kanı olsa da Zafer Algöz'ün anlattıkları bende uzun yıllar kalacak gibi...
Algöz aslında her ne kadar anılarını anlatsa da bize bence vermesi gereken şeyin, Türk Sineması jönlerinin, hanımefendilerinin kendine has üsluplarını ve büyük oyunculuklarını biz yeni nesillere aktarmak olduğunu düşünüyorum. Fikret Hakan'ın abiliğini, Öztürk Serengil'in kumar illetini, Nur Subaşı'nın yüksek oktanlı sesini, Hun İmparatoru Atilla'nın nasıl müslüman olduğunu, Yahşi Batı filminin güzel sahnelerini ve en önemlisi Devlet Tiyatroları'nın ne anlama geldiğini, nasıl olduğunu, hangi hocaların nasıl öğrenci yetiştirdiğini ve hatta Türk tarihi açısından önem arz eden kişilerin tiyatrolarını sahneledikten sonra Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi devlet adamlarının bile bu sanat karşısında saygı duyduklarını ve hocaların ellerini sıktıklarını anlatır Zafer Algöz. Günümüz koşullarında bu kadar bilgiye ve Jön'leri tanımaya imkanımın olmadığını düşünürsem Algöz benim için bu eksikliği kapattı. Üstelik bunca şeye ek olarak bir gezi niteliğinde olan ve sürekli olarak atıştığı ve bir o kadar da sıkı dost olduğu Can Yılmaz ile olan maraton koşusu ve Barcelona gezisi ile ilgili gördüklerini anlattığı bir bölüm var.
Algöz'ün de dediği gibi bunlar bir yazar kimliğinden ziyade gördüklerini süslü ve söz sanatlarına başvurmadan okuyucuya bu insanları tanıtmak amaçlı yazılmıştır. İçinde birbirinden güzel anılar bulunmakta. Ama en önemlisi ve okuduktan sonra gözümde uzun yıllar canlanacak olan bir anı var ki o da ''Sadık Dayı'' anısıdır.