Olaylar 1640'lı yıllarda başlar. Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı tahtında en uzun süre tahtta kalan padişah 4. Mehmed'dir. 4. Mehmed zamanında Batı'da en geniş sınırlara ulaşılmıştır Bucaş Antlaşması ile. Artık fethedilecek ve Osmanlı'nın değerlerine değer katacak bir kültür ögesi kalmadığına inanılır. Artık bunca zaferin ve bunca zenginliğin sefasının sürüleceği dönemler başlamıştır. Bundan dolayı 4. Mehmed artık zaferlere koşmaktan ziyade kendine dayatılan bir hayatı değil de kendi istediği gibi bir hayatı sürdürmek ister. Sürekli avlara gittiği ve ava merak saldığı için de ''Avcı Mehmed'' diye anılır. Artık padişahtan ziyade devlet Otoritesini ''Köprülüler'' diye anılan aile yönetir.
Batıda en geniş sınırlara ulaşıldığı içinde artık Osmanlı Devleti, kendi kültürünü diğer devletlerin kültüründen üstün görür. Her ne kadar bu anlayış o dönem doğru gelse ve ilerleme kaydedilmese ve yerinde saysa da bu yanlış düşüncelerin etkisi 4. Mehmed'den sonra gelecek olan padişahlarda etkisini gösterir ve Osmanlı Devleti için yavaş yavaş gerileme dönemi başlar. Irak memleketler olarak tanımlanan yerlerden kültür almak değil, aksine o kültüre karşı durarak kendi kültürünü benimsetme yoluna gidilir.
İşte bu anlayışın bir sonucu olarak da 4. Mehmed, nüktedan ve hoş sohbet olarak tanımladığı Süleyman Ağa'yı Fransa'ya elçi olarak yollar. Bu olayın gerçekliği ise tartışılır tabii. Aslında Osmanlı'da asıl geçici ve daimi elçilikler 3. Ahmet döneminden yani ''Lale Devrinden'' itibaren başlar. 4. Mehmed'in bu yaptığı ikili ilişkilerde Fransa ve Osmanlı Devleti arasındaki kültür ve diplomasi alışverişini geliştirmektir. İşte bu nedenden dolayı Süleyman Ağa, Moliere tarafından Mösyo Jourdain olarak tanımlanır ve hiciv başlar. Moliére bu oyunda kendi kralı 14. Louis'ye hiciv
Göz kapağının kapanışı, aradaki renk tonları, gri veya nötr olduğu belirsiz bir duygu durumunu sözcükler ve betimleyiş ile öylesine akıcı anlatmış ki, rüya sanki anlatılmayı beklemiş gibi Georges Perec'in kaleminden çıkmış. Bu belirsiz anların bu kadar belirli ve hissedilerek anlatılması, bu kadar az sözcükle kitaba giriş yapması zaten bende büyük bir yazar olduğu kanısını uyandırdı.
İkinci tekil şahıs açısı ile başlayan roman, sanki okuyucuyu romanın başkişisi yapmış ve kendini başkarakterin yerine koy da öyle oku dermiş gibi. Olay başkarakterin eylemsiz ve durumsuz kalması ile başlar. Bir anda sanki içindeki tüm duygular bitmiş gibi davranır ve hareket edemez. Yaşamı sadece dört duvar arasında kahve, sigara ve diğer insanların yaptıkları gürültüleri dinlemek ya da eylemlerini izlemek ile devam edecekmiş gibi izlenim bırakır. Günlerini çalar saatinin kuruluşu, çalınmasını işiti, bekleyişi ile hapsolmuş gibi geçirir.
Kitap bir umutsuzluk durumu ile başlıyor gibi. Perec sanki kitabın ilk başında Kafka'dan verdiği alıntıdan etkilenmiş ve sonra bu kitabı yazmış gibi. Bir sabah uyanmak iki yazarda da ortak olan duygular. Kafka bir sabah karakterini uyandırdığında Gregor Samsa bedensel olarak dönüşmüş, Perec karakterini uyandırdığın da ise ruhsal olarak dönüşüm yaşatarak uyandırırlar. Biri fiziksel, diğeri ruhsaldır. İki yazarın da demek istediği aynı temel üzerine şekillenmiş bence. Bu temel, insanın hep aynı kalmayacağını ya fiziki ya da ruhi olarak başkalaşım geçireceğinin altını çizmektir. Bir sıkışmışlığın ve kendini dış dünyaya haykıramamanın romanıdır ikisi de.
Doğduğumuz ilk andan itibaren dünyanın sesinin baskısı sürekli olarak kulaklarımıza hücum eder. Bu ses ya insan ya da insan dışında gelişen canlı cansız sesleridir. Buna maruz kalmamak imkansıza yakındır.
Gereğinden çok fazla ya da gereği kadar bile olan tahakkümün her zaman tek sonucu: başkaldırıdır. Bu tahakküme zıt olan diğer yan ise kaçınılmaz özgürlüktür. Beşinci yüzyıldan, yirmi birinci yüzyıla kadar gelen ve değişmeyenlerden biri de
tahakküm-başkaldırı savaşıdır. Peki bu savaş ne zaman bitecek? Bana göre bunun tek bir cevabı var, bu savaş sadece ''akıl'' başat hale geldiğinde bitecek.
Prometheus'ta bu tahakkümün karşısına dikilen, tahakkümün gücünü sınırlayıp gerçekleri ortaya çıkarmak isteyen, doğru bildiği yoldan şaşmayıp yaptıklarının farkında olan ve bu uğurda zincire vurulup, kargalara yem edilen yol göstericidir.
Ölümlülere ateş götürebilmek ve onları aydınlatabilmek amacıyla Zeus'u karşısına alan kişidir Prometheus. Ölümsüz olduğu için yapılacak işkencelerin onu ölüm denen kurtuluşa götürmeyeceğini ve Zeus'un sonsuz azabı ile başbaşa kalacağını bile bile yapar bunu. Bunu yapmasının sonucu olarak elleri ve ayakları ile mıhlanır bir kayaya. Bu görevi ise Zeus'un arkadaşı ve tahtının koruyucusu ve aynı zamanda Zeus'u, Zeus'tan çok düşünen Kratos yapar. Bu yüzden eğer Prometheus'u öldürmek gibi bir şansı olsa Kratos bunu asla düşünmeden yapabilecek olandır. Diğer taraftan ise Prometheus'u çivilemesine rağmen ona acıyan ve aynı zamanda Prometheus'a saygı duyan Hephaistos vardır.
Prometheus başına bunca işkencelere yol açan davranışını insanlara acıdığı ve onlara yol göstermek istediği için yapmıştır. Ölümlüler dediği insanlar, bakar ama göremez, ışık yoktur bir yeri aydınlatamaz, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıramaz, hasta olduğunda ona iyi gelecek olan ilacın ve merhemin ne olduğunu bilemez... Prometheus bunları gördükten sonra dayanamaz ve insanlara ateşi götürür. Çünkü doğanın özünün ateşten olduğunun farkındadır. İnsanın gelişmesi ve çağların