Gerçekleri gizlemek edebiyata yakışan bir şey mi? Edebiyat sadece toz pembe durumları mı anlatmalı? İnsanların gözünü kapatıp kötü durumlar yaşanmıyor gibi mi göstermeli? Bence hayır, edebiyatın ve sanatın görevi bu değil. İnsanların görmek ve duymak istemediği şeyleri yüzlerine vurmalı ki görmezden geldikleri konular aşılabilsin. Hakan Günday'ın da yaptığı bu değil mi? Günday gerçeklerden kaçmayarak, olumsuz olay veya durumları yazın dünyasına taşıyarak, aslında dünyanın o kadar da toz pembe bir yer olmadığını göstermeye çalışıyor modern edebiyat içinde. Vurucu cümleleri, vurucu hikayeleri ve üzerinde çokça düşünülesi konularla.
Yeraltı Edebiyatından insanlar hep kaçıyor. Sanki burada yaşanan kötü durumlara, kötü sözlere ve onların hafızasından çıkmayacak olan cümlelere daha duymadan ket vurmak istiyorlar. Ama gerçek hayatta da ölüm, kan, şiddet ve cinsellik yok mu? Bunu yazın dünyasına taşımanın ve kitlelere hitap etmenin yanlış olmadığı kanaatindeyim. Günday işte bu gerçeklerle yazıyor.
Daha önce Kinyas ve Kayra'yı okumuştum. Diline anlatışına ve aforizmalarına bayılmıştım. Bende bıraktığı derin etki ile daha yıllarca bu kitabı kafamda tartışacağıma eminim. Şimdi ikinci kitabı olan Zargana ile devam ediyorum Günday okumalarıma.
Zargana, ailesinin yıllardır onu aldattığını ve evlatlık olduğunu duymuş bir şekilde atmıştır kendini sokağa. Donmadan sadece biraz zaman önce Alman polisi tarafından bulunmuş ve çocuklara bakan, özel yetkilere sahip Beuhal adlı evde büyütülmek üzere yerleştirilir. Ama burada mutlu olmaz Zargana ve kaçmak ister. Plan yapar ve bu evden kaçar. Beuhal'den kaçması ve tekrar bağımsız yaşama isteği sonrası hayat artık ona gülmeyip, çok kötü olayların başına gelmesine neden olur. Dört Cezayirli tarafından daha Beuhal'den kaçtığı gece bir sokakta