“Okurken sessiz kalıyorsunuz, çünkü bazı fedakârlıkların sesi insanın içinde yankılanıyor… ”
Zülfü Livaneli’nin kaleminden çıkan Balıkçı ve Oğlu, ilk bakışta sade bir kıyı kasabasının huzurlu havasını taşısa da sayfalar ilerledikçe insanın içini burkan, derinlikli bir hikâyeye dönüşüyor. Kitap, hayatın kenarında kalmış insanların aslında ne büyük mücadeleler verdiğini, kimi zaman sessizce vazgeçtiğini, ama tüm bunları yaşatmak için yaptığını incelikle anlatıyor.
Bazen hayatta öyle anlar olur ki, bir insan sevdiklerinden değil, sahip olduklarından değil, doğrudan kendisinden vazgeçer. Yeter ki geride kalan yaşasın, bir nefes daha alsın. İşte bu kitap da, tam olarak o vazgeçişin, o derin sevginin izlerini sürüyor. Özellikle bir karakter var ki, yaptığı tercih insanın boğazına düğüm oluyor. Çünkü o tercih, sadece bir hayatı değil, birçok duyguyu da taşıyor içinde: korkuyu, sevgiyi, merhameti ve sonsuz bir fedakârlığı.
Kitabı okurken ister istemez dönüp kendi hayatımıza bakıyoruz. Günlük telaşların arasında farkına bile varmadığımız şeylerin, bir başkasının hayatı boyunca ulaşmaya çalıştığı birer nimet olduğunu fark ediyoruz. Bu farkındalık, romanın en kıymetli yanı belki de.
Balıkçı ve Oğlu, sessiz ama güçlü bir hikâye. Hem bir insanlık aynası, hem de vicdanımızla baş başa kaldığımız bir yolculuk. Bitirdiğinizde yalnızca bir roman değil, bir duygunun ağırlığı kalıyor üzerinizde.