Seni bilmem, fakat ben maddelerin fevkinde bir manevi bağa, insanları birbirine yaklaştıran bir hisse inanıyorum. Düşün, dünyada birbirini severek, birbirine yakın olmak hisleri de olmasa yaşamanın manası kalır mı?
Kardan ve rüzgârdan koruyan bir dükkân kepengi altında, başını bir köpeğin sırtına dayayarak uyuyanları ve güzel ısınmış odalarda, Çin ipeği örtülü yataklarda, nikriz ağrılarıyla kıvranarak uyuyamayanları gördü.
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşalık katil bile yaptığı işi için kafi mazaretler tedarik eder.
“Zerdüşt, burası büyükşehir; burada arayacak bir
şeyin yok, burada her şeyi kaybedebilirsin.
Bu bataklığa niçin dalmak istiyorsun? Şehir
kapısına tükürüp geri dönsen daha iyi!
Burası yalnız düşüncelerinin cehennemidir.
Burada büyük fikirler canlı canlı kızartılır ve
parçalanarak pişirilir.
Burada bütün büyük duygular çürür. Burada
yalnız kuru duygucuklar takırdar. Ruhunun
mezbahaları ile fırınlarının kokusunu almıyor
musun?
Öldürülmüş ruhların kokuları yayılmıyor mu?
Ruhların kirli paçavralar gibi asıldıklarını
görmüyor musun?
Saatler sonra kapı açıldı, insanlar girdi odaya.
Katili bulduklarında bilinci yerinde değildi,
ateşler içinde yanıyordu. Prens onun yanında
minderde kıpırdamadan, sessizce oturuyor, hasta
her bağırmaya veya sayıklamaya başladığında
hemen titreyen elini uzatıp onu sakinleştirmek
ister gibi saçlarını, yanaklarını okşuyordu. Ama
artık hiçbir şey anlamıyordu, kendisine neler
sorulduğunu da fark edemiyordu; odaya
girenlerin, çevresini kuşatmış olanların hiçbirini
de tanımıyordu. Şimdi Şneyder gelmiş olsaydı
İsviçre’den, eski öğrencisi ve hastasını böyle
görseydi, İsviçre’de onu tedavi etmeye başladığı
ilk yılda bazen böyle olduğunu söyler, elini
sallayıp o zaman söylediğinin aynısını söylerdi:
“Budala!”