Diğer kitapları kadar etkileyici ve sürükleyici olmasa da yine de iyi bir eser sayılır. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile yakaladığı büyük başarıyı bu sefer tanınmışlığın verdiği rahatlıkla yazarak yazarlığını taçlandırmak istemiş yazar. Öyküden daha çok yazım tekniğini ön plana çıkarmış. Bu kitap diğer kitaplarının aksine öykü kurgusu nedeniyle çok fazla etkileyici gelmiyor insana. Ancak edebi yönden iyi sayılır. Yine öykü Afganistan'da başlıyor ve orada yaşananlar, yaşanabilecek olanlar ve her daim yürek burkan hayat mücadelesine tanık oluyorsunuz. Ancak Afganistan'dan çıkınca konu dağılıyor, ilgi azalıyor. Dolayısıyla kitabın başlarındaki akıcılık ortalarına doğru kaybolmuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Kitap ilerledikçe karakterlerin birbiriyle bağlantısında çok fazla kopukluk oluşuyor ve bu durum okurken insanı asıl konudan uzaklaştırıyor. Yazarın diğer kitaplarına göre biraz yavaş ilerliyor. İlk iki kitabın aksine öykü tekdüze ilerlemiyor, iç içe geçmiş farklı dönem ve karakterler çok fazla kafa karıştırıyor ve sürükleyiciliği ve heyecanı azaltıyor. Bu durum bazıları için sıkıcı olabilir ve kitabı okumada isteksizlik oluşturabilir.
Martin Eden için "bireyin ölümünün romanı" diyebiliriz. Bu romanı okuduğunuzda Martin Eden mi Jack London'u anlatmış, yoksa Jack London mı Martin Eden'i yazmış diye düşünceye dalabilirsiniz. Maddi ve manevi olarak yükselmeyi bir araç değil de bir amaç olarak kullanmamayı da öğrenmiş olursunuz. Dünyanın kaba adamlarından Jack London yazar olabilmek için üstün bir çaba harcarsa ve kitaplar eliyle yontulursa böyle bir roman yazabilecek bir yetenek çıkar ortaya. Boşverin bu kitabın içeriğini filan da, odunu bile eşsiz sanata dönüştüren sanatçıyı aramaya bakın. Ne olursanız olun, iyi bir sanatçının elinde yontulursanız büyük bir eser olarak ortaya çıkarsınız. Bu durumda sizin eseriniz kim bilir nasıl olur! Tabi, Martin Eden'i yontan sanatçının veya sanatçıların amacını anlayamazsanız siz de yontulmanın sonunda yontulmadan önceki yokluktan yontulduktan sonraki hiçliğe yuvarlanmanız da kaçınılmaz olacağını da asla unutmayın
Panik atağın, anksiyetenin, depresyonun, okb'nin temelinde kaygıdan kaygılanmak, korkudan korkmak yatar. Bu iki temel duyguyu yaşamama/ondan uzak durma veya yaşıyorsak derhal kurtulma adına ya kaçar ya savaşır dururuz. Böylece beynimize "Tehlike var" mesajı gönderir, duygularımıza (gölgelerimize) öldürmeyen darbeler (tekmeler) vurmak suretiyle süreci kendi elimizle beslemiş (kan ter içinde kalmış) oluruz. Sonra da kendini doğrulayan kehanet gerçekleşir ve bizi sahiden duygularımızın etkilediğine ve bu durumun hastalık olduğuna daha fazla inanmaya başlarız.