Yıl:2020
Evetttt bu kitap hakkında inceleme yazıp önermem tabii ki ayıp olur, ben kimim veya herhangi bir okuyucu kim ki bu kitabı önermek veya bu kitap halkında yorum yapmak ne haddimize :) . Bu klasik şaheseri elbette yaşı tutan, anlama ve idrak edebilme kapasitesine gelen çocuk yetişkin her insan evladının okuması gerekiyor.
George Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabını elime aldığımda, karşıma sadece basit bir hayvan masalı çıkacağını sanmamıştım tabii ki. Hikaye, bir çiftlikteki hayvanların kendilerini sömüren insanlara karşı birleşip yönetimi ele geçirmesini anlatıyor. Kendi kurallarını koyup özgürce yaşama hayaliyle yola çıkıyorlar.
"İki bacak kötüdür, dört bacak iyidir."
Okurken beni en çok etkileyen şey, başlangıçta çok masum görünen bu eşitlik hayalinin zamanla nasıl bozulmaya başladığı oldu. Yönetimi devralanların, güç kazandıkça aslında eleştirdikleri o "insanlara" benzemeye başlamaları gerçekten düşündürücü. Kuralların yavaş yavaş esnetilmesi ve toplumun hafızasıyla oynanması, gücü elinde tutanların ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor. Özellikle bir tane hayvanın öne çıkarılarak bu konunun işlenmesi çok manidar :)
"Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir."
Kitapta en çok üzüldüğüm karakterler, her şeye rağmen dürüstçe çalışan ve sisteme sonsuz güven duyan hayvanlar oldu. Onların saf duygularının, kurnaz liderler tarafından nasıl suistimal edildiğini görmek insanın içini acıtıyor. Bilginin ve sorgulamanın ne kadar önemli olduğunu, aksi takdirde en güzel hayallerin bile bir kabusa dönüşebileceğini anlıyorsunuz.
"Dışarıdaki hayvanlar bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirinden ayırt edemiyorlardı."
Sonuç olarak bu kitap, sade diliyle bir solukta okunsa da bıraktığı mesajlar çok ağır
"Kanını Satan Adam", bir ailenin hayatta kalma mücadelesini hem trajik hem de trajikomik bir dille ele alıyor.
Yu Hua’nın bu kitabını bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, hem çok üzülüp hem de insanın içindeki o garip hayatta kalma gücüne hayran kalmaktı. Aslında hikâye çok basit ama bir o kadar da ağır: Bir adamın, ailesi zora düştüğünde elinde satacak hiçbir şeyi kalmayınca kendi kanını satmaya başlamasını anlatıyor.
"Kan satmak, atalardan gelen bir mirası harcamak gibidir; ama bazen çocuklarının karnını doyurmak için kendi köklerini kurutman gerekir."
Roman, Mao dönemi Çin’inde yaşayan Xu Sanguan’ın hikâyesine odaklanıyor. Sanguan için kan satmak, başlangıçta sadece "sağlıklı ve güçlü" olduğunu kanıtladığı bir gelenekken; zamanla kıtlık, hastalık ve ailevi krizler karşısında tek kurtuluş yolu haline gelir. Yazar, bir insanın kendi vücudunu parça parça satarak ailesini nasıl bütün tutmaya çalıştığını çarpıcı bir sadelikle anlatır.
"Vücudun bir tarla gibidir, kanın da bu tarlanın suyudur. Su biterse toprak çatlar ama o suyu satmadan da mahsul alamazsın."
Yazarın dili o kadar sade ki, sanki karşımda biri oturmuş mahallenin eskilerinden birinin hayatını anlatıyor gibi hissettim. Hiç süslü cümle yok ama o sadelik yaşanan acıyı daha da gerçek kılıyor. Bazen güldüğüm anlar da oldu; yazar araya öyle ince bir mizah katmış ki, en dramatik sahnede bile insan "hayat işte böyle bir şey" diyor.
Bu kitap benim için sadece fakirlik üzerine bir hikâye değil, bir "fedakarlık" destanı gibiydi. İnsanın her şeyini kaybettiğinde bile onurunu ve sevdiklerini korumak için neler yapabileceğini gördüm. Okurken bazen boğazım düğümlendi hatta yaş da geldi eşimin yanından kalkıp içeri odaya gittiğimi hatırlıyorum yanında ağlamamak için :) Kitap bittiğinde kendimi çok derin bir hayat