Gökyüzünün hiç kararmadığı, gündüzle gecenin birbirine karıştığı o garip saatlerde, St. Petersburg'un ıssız sokaklarında yapayalnız dolaşan bir adam... Onun adımları kadar yavaş akıyor zaman. Binalarla konuşuyor, köprülere sırlarını fısıldıyor, kanalların durgun sularında kendi yalnızlığının yankısını dinliyor. Şehirle kurduğu bu tuhaf dostluk, ruhundaki boşluğu doldurmaya yetmiyor elbette. İnsan kalbi nihayet insan sıcaklığına muhtaç – çünkü bir şehir ne kadar sevse de seni, seni ancak bir gölge gibi sevebilir.
Dostoyevski'nin "Beyaz Geceler"i, yalnızlık içinde boğulan bir ruhun çığlığıdır. Dört gece ve bir sabah süren bu kısa roman, bir ömre sığabilecek hüznü, bir anda parlayıp sönen umut kıvılcımlarını ve insanın içindeki o dinmek bilmeyen bekleyişi anlatır. Dünya edebiyatının en büyük psikologlarından birinin elinden çıkmış bu incelikli öykü, kendini "hayalperest" olarak tanımlayan isimsiz kahramanımızın gözünden akıp gider.
"İnsan, en derin yalnızlığını kalabalıkların ortasında hisseder." İşte bu aforizma, hikâyemizin kahramanının tam da durumunu özetler. Petersburg'un caddelerinde, sokaklarında her gün binlerce insan görür, ama hiçbiriyle gerçek bir bağ kuramaz. Bu yüzden kendi hayal dünyasına çekilir, orada binalar eski dostları, sokaklar sırdaşları olur. Ta ki bir gece, köprünün korkuluklarına yaslanmış, suya doğru hıçkırarak ağlayan genç bir kızla karşılaşana dek.
Nastenka. İsmi bile bir şiir gibi dudaklardan dökülüyor. Sarı saçlarını rüzgârda savuran, gözlerinde hem hüznün hem umudun dansını barındıran bu genç kız, kahramanımızın beyaz gecelerini anlamlı kılacak olan melektir. Onunla geçirdiği dört gece, romanın iskeletini oluşturur. Bu gecelerde iki yalnız ruh, birbirlerine hayatlarını, hayallerini, acılarını anlatır. Birbirlerinin yarasına merhem,