Ege'nin mavi sonsuzluğunda, dalgaların efsaneler fısıldadığı koylarında, güneşin taşları ısıttığı, zeytinliklerin gümüşi yapraklarla dans ettiği o kadim topraklarda dolaşır durur Halikarnas Balıkçısı'nın ruhu. O, kelimelerin büyücüsü, denizin âşığı, mitolojinin modern kâhini, Cevat Şakir Kabaağaçlı... "Deniz Gurbetçileri"nde dolaşan kaleminin izini takip etmek, bir anlamda Akdeniz'in tuzlu rüzgârlarını tenimizde hissetmek, dalgaların sesini kulaklarımızda duymak gibidir.
Kitap, Ege kıyılarına serpilmiş balıkçı köylerinde yaşayan insanların hikâyelerini anlatıyor. Ama bunlar sıradan hikâyeler değil – her biri, denizle insan arasındaki o ezeli aşkın, mücadelenin, kimi zaman dostluğun, kimi zaman düşmanlığın destanları. Balıkçıların tekneleri, onların sadece ekmek tekneleri değil, aynı zamanda kaderlerinin taşıyıcıları, kimliklerinin uzantıları, ruhlarının barınakları.
"İnsan deniz için doğar, ama karada ölür; bu, kaderimizin en büyük çelişkisidir." Halikarnas Balıkçısı'nın satır aralarından süzülen bu düşünce, kitabın tüm karakterlerinin ortak yazgısını yansıtır. Onlar, karayla deniz arasında sıkışmış gurbetçilerdir. Ayakları karaya bassa da, ruhları hep denizdedir. Denize açıldıklarında ise, karaya olan özlemleriyle yanarlar. İşte böyle bir ikilem içinde yaşar Balıkçı'nın kahramanları – iki âlem arasında, iki özlem arasında, iki aşk arasında.
Yazar, Ege'nin o berrak güzelliğini öyle canlı bir dille betimler ki, sayfalar arasında dolaşırken sanki denizin tuzunu dudaklarınızda hissedersiniz. Onun kaleminde kayalıklar, adalar, koylar canlanır; denizin dibindeki mağaralar, batık hazineler, yosunlar ve mercanlar, karakaburga balıkları, barbunlar, sardalyalar, kalamarlar şenlikli bir karnaval alayı gibi geçer gözlerinizin önünden. Doğa, Balıkçı'nın eserinde sadece bir