gelinciklerle uçan balıklar dışında
şarkı söyleyen erkeklerle, güneşte
saçlarını fırçalayan kadınlar dışında
tanrı yoktur.
güzel şeyler tanrıdır!
D.H.Lawrence
Usta işi bir “ilk roman” ile karşınızdayım.
Öncelikle kitabı alırken isminden etkilendiğimi itiraf etmeliyim. İsmine bakarak kitap alınır mı demeyin; alınır. Zaten yazarın ismi de hiç yabancı gelmedi. Sonra anımsadım. Meğerse daha önce “Muhtalif Evhamlar Kitabı adlı öykü kitabını almışım ve sırasını bekliyormuş.
Hemen Google’da yazar Ömür İklim Demir hakkında iki dakikalık kısa bir araştırma yaptım, kitabın girişindeki kısa biyografinin sonundaki “Şimdilik var olmakla meşgul” cümlesini okudum ve “Politik hırslar uğruna ölüme gönderilen bütün genç insanların anısına…” ithafını da gördükten sonra sonra kasaya gidip kitabı aldım.
İyi ki de almışım…
Suruç’da genel cerrahi uzmanı olarak çalışan Doktor Mithat’ın telefonu bir avukat tarafından aranır ve İstanbul’da yaşayan büyük halasının vefat haberini alır. Tek mirasçısı olarak da halasına ait Üsküdar’daki eski ahşap konağın kendisine kaldığını öğrenir. Bu haladan başka yaşayan hiç bir akrabası olmayan Mithat’ı İstanbul’a gidip evi teslim aldıktan sonra romanın gidişi içinde daha iyi tanımaya başlıyoruz. Daha doğrusu Mithat kendisini anlatmaya başlıyor. Zaman içinde geriye gittikçe bir otobüs kazasında yanarak can veren annesi ve babası ile ilgili olanlar başta olmak üzere anıları canlanmaya başlıyor.
Kendisine miras kalmış olan ahşap konağı keşfederken kapısı sürekli kilitli olan bir odaya rastlıyor, bir şekilde kapısını açıp odayı araştırdığında büyük halasının eşi, genç yaşta şehit olmuş Osmanlı zabiti olan ailenin büyük eniştesinin günlüklerine rastlıyor. Osmanlıca yazılmış olan günlükleri Arapça bilen öğretmen arkadaşı ve dostu Murat hocanın çevirmesiyle Suruç Postası denilen yerel gazetede tefrika şeklinde yayınlamaya başlıyorlar. Adını da oldukça fazla kum fırtınasına maruz kalan Suruç’a ithafen ve günlükteki
...
Islanınca esmer defterleri yüzümüzün
bu çamurla kanla alınteriyle gizli bir yazgı çakıyor bir an.
Karanlık feneri ülkemizin.
Nasıl bir yalnızlık, unutulmuş bir ışık diliyle
çırpınırken biz üstümüze geliyor büyük gemisi geleceğin
Bir tenis topu, koşan bir çocuk, bir gözyaşı bile değiliz.
Yalnızca bir ağaç ailesi ve bir köşede
yıllardır bizi gözleyen hep aynı balta: Dalgınlık.
Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.
Onat Kutlar
En çok bu satırlarıyla hatırımdadır sevgili Kutlar. Ne zaman biriyle ölsek hemen düşüverir aklıma şu son satırları...
Yine öyle bir anda yalnızca bir tek pasajıyla hiç düşünmeden beni içine çeken kitap oluyor İshak.
“İshak” Onat Kutlar’ın yayınlanan ilk kitabı. 1959 yılında “a dergisi yayınları”ndan çıkmış. 1960 yılında da bu öykü kitabıyla Türk Dil Kurumu Öylü Ödülü’nü almış. Ayfer Tunç’un, Türk Edebiyatının en iyi on öyküsünden biri dediği İshak, dokuz adet öyküden oluşuyor. Her biri öyle içten, öyle samimi kişinin yüreğine işliyor.
“Yıllardır buraya gelirim. Ne zaman bir bahar günü o esinti sessiz tilkiler gibi otların tepelerini karartıp geçtiğinde,
yüreğim de bir güvensizlik büyüse, kalkar buraya gelirim. Ne zaman yağmurların yağmıyacağından, toprağa dökülen buğdayların tuzlu kumlar arasına sıkışıp sessizce öleceklerinden, arkalarında ağaçların boz kemiklerinden başka hiçbir şey bırakmayan o korkunç çekirge sürülerinden ve zaman zaman tepeme binen sebepsiz cinayet isteğinden korksam, kalkar buraya gelirim. Oysa burada tanrı, çoktan yanmıştır. Kendi
ağırlığımı duyarım yalnızca. Gene de
İshakOnat Kutlar · Yapı Kredi Yayınları · 20191,039 okunma