Goethe ile çok güçlü bir bağım var, düşlerimde yani. Weimar’daki evini ilk kez 2023’de ziyaret etmiştim. Zamanın hükmünü yitirdiği, geçmiş, şimdi ve geleceğin eriyip birbirine karıştığı nadir anlardan biriydi benim için. Zamanı eğip bükebilme, mesafeleri yok edebilme kudretine sahip olduğum hayal dünyamda ise neredeyse her gün ziyaret edeyim orayı. Bunun bir sebebi de edebiyat dünyasında çok fazla eserde Goethe ve Weimar’daki evininin bahsinin geçmesi.Yolu Doğu Almanya’ya düşüp de onu ziyaret etmeden dönen çok az yazar vardır zannederim ki. Macar Yazar Sandor Marai Weimar’da yaşadığı zamanlar her akşamüstü Goethe’nin evine yürüyüş yaptığını anlatır Bir Burjuvanın Anıları’nda. Sovyetler Birliği henüz ayaktayken Demir Perde ülkelerini gezen Gabriel Garcia Marquez de Doğu Almanya yolculuğunda Goethe’nin evine ayak basanlardandır ve bunu Doğu Avrupa’da yolculuk eserinde kaleme alır. Stefan Zweig’a gelirsem, çoşkulu duygularla evini gezmek bir yana; Weimar’da tanıştığı bir kadına, sırf hayatta iken gözleri Goethe’yi gördü diye derinden saygı duyan bir Goethe aşığı olduğunu söyleyebilirim. Ve daha nice yazar. Weimar’daki evini ilk ziyaret ettiğimde, henüz Goethe’nin yazınsal mirasına yeteri kadar dalmamış olmama rağmen içimi dolduran, adını koymakta hala zorlandığım o coşkulu duygu; yıllar içinde saygı duyduğum büyük ustaların kaleminde bu büyük düşünüre rastladıkça bir fırtınaya dönüştü. Goethe’yi sevmek. Daha doğrusu; ustalarım seviyor diye Goethe’yi sevmek. Lakin yazdıklarına gelince, okuduğum eserleri o Weimar’daki evinde sergilenen kışlık paltosunu sırtıma almışım gibi bol duruyor üzerimde. Daha açık söylemek gerekirse yazdıklarını yeteri kadar iyi anlayamıyorum. Beni Goethe’ye bağlayan büyük ustalar. Onunla aramda bizi birbirimize direkt bağlayan bir ip yok. Belki de
AforizmalarJohann Wolfgang Von Goethe · Maya Kitap · 202014 okunma
Kocasından sözlü izin almasına gerek yoktu, adam başı ile onaylamıştı, malum o zamanlar söz azdı, bir baş hareketi, tıpkı eski romanın arenalarında olduğu gibi, insanın canını kurtarabiliyor ya da insanı ölüme mahkum edebiliyordu.
Bu kitabın varlığından haberdar olunca sevinçten deliye döndüm. Llosa’nın sıra dışı eserlerinden biri olan Üvey Anneye Övgü’nün devam kitabıymış kendisi. Tabi ki hiç vakit kaybetmeden başına oturdum.
Üvey Anneye Övgü okurluk serüvenimde karşılaştığım en absürt metinlerden biriydi. Llosa’nın kaleminden akan o cüretkarlık beni benden almıştı. Don Rigoberto’nun Not defterinde vitesi biraz daha yükseltmiş yazarımız. Yani artık bu kadar da olmaz dedirtiyor insana.
Olayları biraz hatırlayalım. Don Rigoberto Peru’nun Lima kentinde yaşayan, 50lerinde hali vakti yerinde zengin bir adamdır. İlk eşinin ölümünden sonra oğlu Alfonso ile bir süre yalnız kalır ve sonra bir davette tanıştığı 40 yaşındaki Dona Lucieria ile evlenir. Dona Luceria yaş aldıkça daha da güzelleşmiş, alımlı bir kadındır ve Don Rigoberto ona deli gibi aşıktır. İlk kitapta Alfonso’nun çevirdiği, insanın ağzını açık bırakan entrikalar yüzünden Dona Luceria’nın evden ayrılmasına tanıklık ederiz. İkinci kitapta da olaylar kaldığı yerden devam eder.
Bu kitapta ilk kitabın aksine olaylar biraz daha statik, daha çok Don Rigoberto’nun hayal dünyasında ilerliyor. Yani biz tam olarak Don Rogoberto’nun not defterinin içindeyiz ve yaşlı bir adamın, insanın hayal gücünün sınırlarını alabildiğine zorlayan fantezilerine tanıklık ediyoruz. Modern çağda içimizin en derinlerine hapsettiğimiz, en yakınlarımızın bile belki de bir yaşam boyu hiç keşfedemedikleri o ilkel yanımızı akıl almaz bir cesaretle satırlara vurmuş yazar. Bravo! Şapka çıkarıyorum! Bazıları için rahatsız edici bir metin olabilir ama ben zaten edebiyatın insana verdiği bu sınır tanımama imkanını seviyorum.
Olaylara gelirsek, ilk kitabın aksine haliyle Don Rigoberto bu kitapta daha ön planda. Olanlardan sonra -hala deli gibi bi aşkla sevdiği- karısı Dona