Amin Maalouf yine bildiğimiz gibi….
Yazar bu kitabında, kimlik, köken ve aidiyet gibi kavramlar üzerine sağlam bir akıl yürütme ortaya koyuyor. Lübnan kökenli Arap-Hristiyan bir aileden gelen Maalouf 26 yaşındayken ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşmek zorunda kalmış. Dolayısıyla bir göçmen; tam da bu nedenle kaleminden böyle bir eserin çıkması hiç şaşırtıcı değil.
Hep söylerim, edebiyat bir yönüyle göçmenlik kavramının omuzlarında yükselmiştir. Edebiyat dünyasındaki bir çok yazarı yazmaya iten şey doğup büyüdüğü topraklardan , köklerinden uzak düşmenin yarattığı acı ve üzüntüdür. Ben bunu şöyle tarif ederim; köklerimizin olduğu toprakla aramızda görünmez bir ip vardır ve uzaklaştıkça o ip gerilir, acı duyarız ama bir türlü de koparamayız. Tabi bu iki yönlü bir şeydir. Birincisi köklerinin olduğu toprakları özlemenin verdiği acı, ikincisi de yaşadığın ülkede beklediğin şekilde kabul görememenin getirdiği eksiklik duygusu. Tüm bunların doğurduğu şey iki uç arasında gidip gelme ama bir türlü bir yere ait olamama hissiyatıdır. Doğup büyüdüğü Budapeşte’den eğitim için Batı Avrupa ülkelerine giden Sandor Marai Bir Burjuvanın Anıları’nda bu duyguyu şöyle anlatır; “Macaristan’ın burjuvası iken Batı Avrupanın köylüsüydük. Daha Fransa trenine ayak basar basmaz bu ayrımı hissederdik, asla onlardan biri değildik.” 1956’daki komünizm karşıtı ayaklanmalar Sovyet Rusya tarafından bastırılınca ülkesini terk etmek zorunda kalan Macar yazar Agota Kristof ise iltica ettiği ülke olan İsviçre’yi, “diline, kültürüne alışıp asimile olana kadar aşması gereken devasa bir çöl” olarak tasvir eder.
Bu hikayenin hüzünlü yanı. Fakat ben -göçmenliğe kafa yoran, üstelikte yabancı ülkede yaşayan biri olarak- bugünün teknolojik imkanlarını ve insanlığın geldiği noktayı da göz önünde tutarak zaman