Kendi kendimizeyken bile, o bir başınalığı ifadelendirdiğimiz ya da edimselleştirdiğimiz zaman, yanımızda birinin olduğunu, kendimizle beraber olduğumuzu fark ederiz. Hepimizin bildiği gibi, kalabalığın ortasındayken bile bizi ele geçirebilen yalnızlık, o kâbus, tam da kendin tarafından terk edilmiş olma, geçici bir süreliğine bir-içinde-iki olamama halidir, sözgelimi bize kim senin eşlik etmediği bir durumda bulunmaktır.
“İki şey var ki, onları derinlemesine düşünmekte ısrarcı ve kararlı olduğumuzda zihni hep yeni ve gittikçe artan bir hayranlık ve huşuyla dolduruyorlar: üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası..Sanki sayısız dünyanın çokluğunun görünümü hayvansal bir yaratık olarak benim önemimi ortadan kaldırıyor... İkincisi ise tam aksine, ahlak yasası, kişiliğim aracılığıyla hayvanlıktan ve hatta duyular dünyasından tamamen bağımsız bir yaşamı açığa çıkardığı için, düşünen bir varlık olarak değerimi sonsuzca yükseltiyor." Dolayısıyla, beni yok olmaktan, evrenin sonsuzluğunda basit bir "nokta" olmaktan kurtaran şey, evrenle boy ölçüşebilen bu "görülmez kendiliktir.”
..imparatorluk zamanındaki Osmanlı toplumunda etnik bir tabir olan "Türk" pek az kullanılmıştır. Başlangıçta bu sözcük Türkmen göçerler için genelde dışlayıcı, küçümseyici bir anlamda, zamanla da Türkçe konuşan cahil ve görgüsüz Anadolu köylüsü anlamında kullanıldı. Bu ifadenin bir Osmanlı beyefendisi için kullanılması ciddi bir hakaret anlamına gelirdi.
Osmanlı tabiri bile milliyete değil, Emevi, Abbasi ve Selçuklu gibi, saltanata işaret eden bir anlamda anlaşılıyordu; Osmanlı devleti ise geçmişin ihtişamlı İslam imparatorluklarını doğrudan takip eden varis ve halef olarak algılanıyordu. Milliyete ve vatanseverliğe sadakati esas alan Osmanlı milleti ve Osmanlı anavatanı gibi kavramlar, Avrupa etkisindeki ondokuzuncu yüzyıla ait buluşlardı.