"Bir sabah aynada şakaklarıma düşen ilk kırlarla karşılaştım ve gençliğimin artık beni bırakmaya hazırlandığını anladım. Fakat başkalarının gençlik dedikleri şey benden çoktan geçip gitmişti zaten."
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Uzun zamandır beni içine bu kadar çeken bir klasik okumamıştım. Suç ve Ceza'dan sonra, Sefiller'den sonra ilk defa bu kadar etkilendim, bu kadar çabuk bitirmek istedim kitabı. Başlangıcından itibaren Prens Mışkin karakteri o kadar bağlıyor ki kitaba, elinizden bırakamıyor, ne olacağını merak ediyorsunuz. Bazen düşününce anlamlandıramıyorum Prens'in çevresinde olup bitenleri, Nastasya Filippovna'nın bir oraya bir buraya gitmesini. Günümüz değerleriyle yargılayınca bile tuhaf kaçan bir olay, ki bunu yazıldığı zamana göre değerlerince çok daha farklı hissediyorsunuz. Prens'in olaylar karşısındaki tutumu insan doğasını sorgulatıyor. "Normal olan Prens'in davranışları mıdır yoksa diğerlerinin mi?" diye düşünüyorsunuz. Baştan sona çok beğendim kitabı, sadece İppolit'in mektubunun olduğu kısım can sıkıcıydı. Sefiller'deki kanalizasyon hattının betimlenmesine, anlatılmasına benziyordu. Uzun, gereksiz, sıkıcı.
"-Ama ben iyi yürekliyim, dedi. Doğrusunu isterseniz, her zaman iyi yürekliyimdir ve en önemli eksiğim budur, çünkü her zaman gerekmez iyi yürekli olmak."
Zweig'ın klasik öykülerinden biri daha. Tutkuya kapılım ve yasak aşk yönünden Anna Karenina'ya yakın bir tat sezdim biraz. Geçmişte yaşadığı, kimseyle paylaş(a)madığı ve bunun yükünü taşıdığı bir yirmi dört saati dinliyoruz Mrs. C'den. Ve bu bir gün içerisinde ihanet, utanma, nefret, tutku vs. her şeye rastlıyoruz.