Ares ares

Ares ares
@Ates8
Bilim, kendimizi ve başkalarını kandırmamanın en gerçek yoludur.
Siyasi küreselleşmenin, emperyalizmin yeni ve daha şık nitelendirmesi olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerek.Nial Ferguson,"Yeni Emperyalizme Hoşgeldiniz"
Reklam
Mülkiyetin sonu gelmeyecek şekilde yığılmayı sürdürmesi,gücün de aynı şekilde toplanmaya devam etmesi temelinde mümkündür. HANNAH ARENDT
Büyük yaşam ustaları, "sahip olmak" ile "olmak" ara­sındaki farklılığı, sistemlerinin ana konusu olarak ele almışlar­dır. Buddha, insancıl evriminin en üst basamağına ulaşmak iste­yenlerin, sahip olmak güdüsünden kurtulmaları gerektiğini öğ­retirken, İsa: "Kim canını kurtarmak isterse, onu feda edecektir. Ama kim canını benim uğrumda verirse, onu kurtaracaktır. Çün­kü bir insan bütün dünyayı kazansa, ama kendi benliğini çürü­meye terketse veya kendini cezalandırsa, eline ne geçecektir ki?" (Luka 9:24-25) demiştir. Meister Eckhart'ın öğretisi de bu­na benzer. Eckhart'a göre, ruhsal zenginlik ve güçlülüğe erişme­nin tek çaresi, hiçbir şeye sahip olmamak, kendini açık ve "boş" yapmak, yani gerçek benliğe giden yolun önünü kapatmamaktır. Marx ise, gerçek amacın çok şeye "sahip olmak" değil, çok "ol­mak" olduğunu belirtir ve bu yolda lüksün de, tıpkı fakirlik gibi önemli bir yük ve engel olduğunu söyler.
Ya­şayabilmek için, o şeylere sahip olmamız gerektiğini düşünürüz. Ama sahip olmanın, daha çok şeye sahip olmanın, yaşamın tek amacı olarak açıklandığı, insanların değerlendirilmesinde "mil­yon değerinde" gibi tanımlamaların kullanıldığı bir toplumda, "sahip olmak” ile "olmak” arasındaki farkın anlaşılamamasını doğal karşılamak gerekir. Ayrıca, çoğu kez "olmak"ın tek yolu da "sahip olmak"tan geçiyor gibi tanıtılmaktadır. Yani günümüz toplumsal değer yargılarına göre "hiçbir şeye sahip olmayan bir kişi, bir hiçtir" sonucuna varıyoruz.
Kıta topraklarındaki Roma-Barbar krallıkların doğuşu ise farklı ol­muştur. Bu krallıklar daha önceden bir imparatorluğa bağlı olmuş bölge­leri istila eden yabancı güçlerden doğmaz; Roma'nın erken imparatorluk döneminden beri, sınır ötesi Germen kabilelerinin iç işlerine müdahale etmek için başvurduğu diplomatik antlaşma olan foedera'nın uygulan­ması sonucunda bu topraklarda ortaya çıkar. Marcus Aurelius döneminden itibaren Barbarları toprağa bağlı çiftçiler olarak imparatorluk topraklarına kabul etme geleneği başlar; Diocletianus'la ise laeti ve gentiles, yani askeri sorumlulukları olan yarı özgür çiftçiler ola­rak kabul edilmeye başlanırlar, kamu topraklarına yerleştirilir ve daha öncekilerin tersine etnik topluluklar halinde örgütlenirler. Geç antik dö­neme ait bir yenilik olmayan bu uygulamaların bir neticesi olarak da V. yüzyılda foedera adı verilen antlaşma ortaya çıkar. Bu sisteme göre Bar­bar halkları, imparatorluğun belli bir bölgesine, bir kralın imparatorun vekili olduğu bir bölgeye yerleştirilir ve Barbar birlikleri Romalı foederati [foedera antlaşmasına taraf] birlikleri sayılır; örneğin Vizigotlar 451 yılında Catalaunum Ovası Savaşı'nda Romalılarla birlikte Attila'ya karşı mücadele ederler.
Reklam