Karşımızda gerçekten alışılmışın dışında, fazlasıyla yaratıcı bir çizgi roman var. Hepimizin masallardan bildiği Pinokyo karakteri burada bambaşka bir yorumla karşımıza çıkıyor. Normalde Pinokyo burnunun uzamasını hiç istemez; çünkü yalan söylediği anlaşılmasın ister. Ama bu hikâyede olay tam tersine dönüyor. Burnunun uzaması bir zayıflık değil, zaman zaman hayatta kalmasını sağlayan bir avantaja dönüşüyor. Basit gibi görünen bu fikir, hikâye içinde inanılmaz akıllıca kullanılmış.
Ancak seriyi ilginç yapan tek şey bu ters köşe fikir değil. Küçük bir kuklanın almak zorunda kaldığı cesur kararlar, girdiği tehlikeli durumlar ve karşılaştığı karanlık dünya hikâyeye ciddi bir ağırlık katıyor. Masalsı bir karakter üzerinden oldukça sert, yer yer rahatsız edici ve gerilim dolu sahneler anlatılıyor. Özellikle üç cilt boyunca karşımıza çıkan bazı sahneler var ki, insan gerçekten ağzı açık okuyor.
Çizgi roman normalde renkli okumayı sevenleri bile fikrinden döndürebilecek bir işe imza atmış. Siyah beyaz tercih ilk başta garip gelebilir ama hikâyenin gotik, karanlık ve umutsuz atmosferine inanılmaz yakışmış. Gölge kullanımı, kontrastlar ve sert çizgiler gerilimi daha da artırıyor. Renk olmaması bir eksiklik değil, tam tersine bilinçli bir sanatsal tercih gibi duruyor.
Kısacası bu seri, masal karakterlerini karanlık ve yetişkin bir anlatının içine sokan işlerin en yaratıcı örneklerinden biri. Hem fikir olarak özgün hem de atmosfer olarak akılda kalıcı bir yapım. Pinokyo’yu daha önce hiç böyle görmediniz.
Ne olduğuma hiç kafayı takmıyorum. Bu konuya kafamı yormuyorum. Yalnızca işimi yapıyorum. Bana benzeyen yaratıkların ağzından zorla laf alıyorum. Ama bu konuda düşünmüyorum.
Kafam kuma gömülü yaşıyorum ve şikayetim yok. Ama sonra bu Bromhead olayı gibi şeylere bulaşıyorum... Sanki kumun içine çekiliyormuş gibi oluyorum... Ve olan biteni görmek zorunda kalıyorum. Kötü şeyler. Tüm yapabildiğim yine kafamı kuma sokmak...
Ama bunu yapmazsam? Olan biteni izlemeye devam edersem?