“ İşte benim yanımda... Elleri bana dokunuyor, adımlarında en küçük bir tereddüt bile olmadan bana geliyor, benim evime, benim yatağıma geliyor... Bundan daha harikulade ne olabilir? Nasıl sabrediyorum, nasıl oluyor da hemen boynuna sarılıp yüzünü, gözünü ağlayarak, teşekkür ederek öpmüyorum? Hayatımın bundan sonraki kısmını düşünmek bile beni korkutuyor... Şu saadet karşısında duyduğum korku... Onu bir an evvel kollarımın arasında tutmak, uzun uzun ellerini okşamak ve artık beraber, her zaman için beraber olduğumuzu bilerek karşı karşıya oturmak... “
“ Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra, sarılmanın ne anlamı kalır! ‘’
Nefret benim beynimde, karnımda ya da derimde değil. Bir deri döküntüsü ya da bir ağrı gibi kolayca çıkarılamaz. Seni sevdiğim kadar senden nefret de etmedim mi? Ve ben kendimden de nefret etmiyor muyum?
Aşkın Sonu, ilk önce karakterlerin hayatlarının anlatıldığı ve tek bir gözden gördüğümüz ağır ilerleyen bir filmin ilk yarısı gibiydi. Sarah’nın günlüğü ile birden ikinci yarı başladı. Günlüklere gelene kadar en az Bendrix kadar ben de Sarah’ya karşı nefret duydum. Doğru ya da yanlış olsa bile Sarah’nın kendi inançları ve Bendrix’e olan sevgisi, onun icin kendi hayatından vazgeçmesi ön yargılarımı tokat gibi yüzüme vurdu. Empati içinde empati yaparken kendimi bulduğum bir kitaptı. Sevgi ile nefretin, fedakarlık ile vazgecişlerin, öfke ile affedişlerin ne kadar ince çizgi üzerine kurulu olduğunu çok güzel anlatmış Greene.