—Merhaba Şeyh Efendi.
Rahatı kaçmış bir adam huzursuzluğuyla başını kaldırdı. Beni, uzun uzadıya süzdükten sonra dişsiz ağzının içinde bir homurtu halini alan şu sözleri geveledi:
—Merhaba, merhametten gelir. Sen kim oluyorsun ki, bana merhamet edeceksin?
Hemen, Muhtar söze karıştı:
—Kusura bakma; yabanın biridir, dedi.
Ben, tek elimin yumruğunu, bir anda, hem Şeyh'in, hem Muhtar'ın suratına savurmak ihtiyacını güç zapt ediyordum. Yarı gülümseyerek, yarı dişlerimi sıkarak dedim ki:
—Sen yalnız merhamete değil, terbiyeye de muhtaçsın.
Dişsiz ihtiyar teke, bu sözüm üzerine, insana hayret veren bir çeviklikle yerinden fırladı. Kapının bir kenarında duran pabuçlarını koltuğunun altına almasıyla dışarıya uğraması bir oldu.
Herkes, arkasından koşuyor. Hatta Mehmet Ali bile.
Ben, biraz şaşkın, biraz mahçup, oturduğum yerden kalkıyorum. Gerçi sonradan, bu olayın şu son safhasını hatırladıkça, çok defa, gülmekten katılmışımdır. Fakat, o gün, düştüğüm hüzün sonsuzdu. Yalnızlığımı, kimsesizliğimi ve yabancılığımı o günkü kadar şiddetli hissettiğim olmamıştır.
Benim için, bu bunak Türk şeyhinin, İstanbul'daki İngiliz subayından farkı nedir? Her ikisinin ruhu ile benim ruhum arasındaki uçurum, aynı derecede derin ve karanlıktır.