Çocukluğunda, kendisini sık sık bahçede kucağında gezdiren, Olcay'a simit, seker, çiklet gibi şeyler alan kapıcı Rüstem efendiyi hatırladı.
Bir gün, kapıya geldiğinde Rüstem, ansızın içten gelen bir coşkuyla Rüstem'e koşmuş, bacaklarına sarılarak, pantolonunun dizlerini öpmüştü. Niçin yapmıştı bunu? Annesi çok kızmış, pis, demişti. Rüstem'in yanında. Pis pantolonu öpmekten utanmıyor musun? Sonra, yarım gün sandık odasına kapamıştı Olcay'ı.
Anasına bir daha baktı. Anasının, sandık odasj cezasından sonra, kapıcılara falan nasıl davranması gerektiği konusundaki sözlerini hatırladı. «Sen onları anlamazsın, onlar başka bir dünyanın adamları, buna göre davranmazsan sana saygı göstermezler, alaşağı ederler seni...» gibi cümleler. Şimdiki gibi kısık dudaklarla. Ondan sonra, Olcay bir daha Rüstem'in kucağına çıkmamış, çikletlerden de vazgeçmişti. Sonra, kısa bir süre sonra, babası, kömür parasında
sahtekârlık yaptığını söyleyerek son vermişti Rüstem'in işine. Olcay, anasının haklı olup olmadığını düşünmüştü. Tanımıyor muydu bunları, gerçekten? Ali'nin sözleri geldi aklına: «Senin sınıfından olanların, hep kelekçe bir saflığı vardır. Sorunlara sınıf açısından değil,
gözü yaşlı bir yufka yüreklilikle bakar; halkı tanımazsınız. Onlar da güven duymaz size. Suçluluk duygusu ve göz yaşları onlar için pek önemli, daha doğrusu yararlı değil. Onlar
kendilerini ne suçlu hissederler, ne de yufka yürekleri vardır. Kuşkulu ve gereğinde haindirler. İyi yürekli, ya da kötü yürekli olmakla ilgisi yok onların, var olup olmamakla var. Buna da bilek ister. Zayıflardan pek hoşlanmazlar. Onları kendine inandırman için, ne iyi
niyet, ne de insan sevgisi yeterlidir. Tam tersine. Onlara katıldığına dair kanıt isterler. Seni onlardan ayıran şeylerle bağını koparmanı isterler. Yani bu düzenle olan