“Arkadya doğduk hepimiz; başka bir deyişle dünyaya mutluluk ve zevk beklentisiyle dolu olarak adım atarız…” (s.11)
Schopenhauer mutluluğun dış dünyada aranmasının bir hata olduğunu söylerken, bunu kısa ama sarsıcı aforizmalarla kuruyor. “Hiçbir şey kıskançlık kadar uzlaşmasız ve acımasız değildir” (s.12) diyerek insanın kendi içindeki zehirli duyguların bile mutsuzluğun kaynağı olduğunu gösteriyor. Bu aforizmalar bir araya geldiğinde kitap, mutluluğu aramak yerine acıyı azaltmayı öğreten bir düşünce sistemine dönüşüyor.
“İnsanın ne istediğini bilmesi gerekir; ama neyi yapabildiğini bilmesi daha önemlidir” (s.15) ifadesi kitabın merkezine yerleşen düşüncelerden biri oluyor. Yazar mutluluğun hayallerle değil, sınırların farkına varmakla mümkün olduğunu savunuyor. “Kendi karakterine uygun olanı seçmeyen kişi, kendini sürekli mutsuz eder” (s.14) diyerek insanın en büyük hatasının kendine yabancı bir hayat kurmak olduğunu söylüyor. Bu noktada aforizmalar yalnızca birer söz değil, bir yaşam rehberi gibi ilerliyor ve okuyucuyu sürekli kendine döndürüyor.
“Mutluluğun kaynağı, isteklerimizin azaltılmasında yatar” (s.20) düşüncesi ise kitabın en sert ama en gerçekçi tarafını oluşturuyor.
“İnsan, sahip olmadıklarına üzülmek yerine sahip olduklarını düşünmelidir” (s.10) diyerek modern insanın doyumsuzluğunu eleştiriyor. Bu aforizmalar bir araya geldiğinde açıkça görülüyor ki Schopenhauer’a göre mutluluk bir kazanım değil, bir eksiltme işi oluyor. Ne kadar az beklenti, o kadar az hayal kırıklığı ve dolayısıyla daha dengeli bir ruh hali ortaya çıkıyor.
Kitap boyunca kurulan bütün bu kısa ama yoğun cümleler tek bir noktada birleşiyor, insan, dış dünyayı değiştiremez ama kendi bakışını değiştirebilir. “Hayatın değeri, ona nasıl baktığımızla belirlenir” (s.11) fikriyle eser