Kocaman,kırmızı ve kanlı bir şey tepemde dikilmiş dişsiz ağızıyla gülüyordu.
-Kızıl kahkaha bu. Dünya çıldırdığında işe böyle gülmeye başlar. Dünyanın çıldırdığını biliyorsun değil mi? Ne çiçekler var üstünde, ne de şarkılar; derisi yüzülmüş bir baş gibi yuvarlak,pürüzsüz ve kızıl artık. Görüyor musun onu?
-Evet, görüyorum. Gülüyor.
-Bak ne oluyor beynine. Kanlı bir lapa gibi kırmızı ve bulamaç haline gelmiş.
-Bağırıyor.
-Canı yanıyor. Ne çiçeği var ne de şarkısı. Hadi şimdi ben de üstüne uzanayım.
-Çok ağırsın, korkuyorum.
-Biz ölüler canlıların üstüne uzanırız. Üşümüyorsun ya?
-Üşümüyorum.
-İyi misin?
-Ölüyorum.
-Uyan ve bağır. Uyan ve bağır. Gidiyorum ben...
Ne düşünüyor? Ölürken bile adını söylemek istemeyen bu insanın ruhundaki umutsuzluğun derinliği muazzam olsa gerek. İsme ihtiyacı mı var? Hayatla ve insanlarla işi bitmiş,onların gerçek kıymetini anlamış ve etrafında kimse yok, ne dostları ne düşmanları,istedikleri kadar bağırıp çağırsınlar,çileden çıksınlar,tehdit etsinler.
Sıcak gözyaşlarının buz kesmiş yanaklarından süzülmesini hissetmenin ve korkunç sessizlikte kendi hıçkırıklarını duymanın sancılı lezzetine gönüllü teslim oldu.