Osmanlı İmparatorluğu Macaristan savaşının uzamasından rahatsızdır, fakat bu savaş 1567'de yaz süresince sürdürülmüş ve pek de ateşli olmamıştır (tek hareketli olay, Türklerin değil de, Tatarların Avusturya sınırına karşı düzenledikleri ve 90.000 Hıristiyan esirle -ama acaba kesin mi?- geri döndükleri akındır ve geçen yıldan beri müzakere edildikten sonra 17 Şubat 1568'de imzalanan sekiz yıllık yeni bir ateşkesle sona ermiştir. Kuşkusuz Türklerin Arnavutluk'ta bazı sıkıntıları vardır, fakat bunlar ikincil önemde daimi sıkıntılardır. Mısır ve Kızıldeniz'de karşılaştıkları güçlüklere gelince, bunlar her şeye rağmen en azından 1569'a kadar, imparatorluğun esas hayatını etkilememiştir. Bu durumda acaba Türklerin eylemsizliklerini 1566'daki Macaristan seferindeki büyük kayıplarıyla mı, yoksa savaştan pek hoşlanmayan II. Selim'in tahta çıkmasıyla mı açıklamak gerekir? Çağdaşların, sonra da onları izleyerek tarihçilerin söyledikleri budur. G. Hartlaub'un dediği gibi Süleyman'ın ona "layık olmayan halefı"nin veya L. Ranke'nin dediği gibi "tembel sultanlar"ın ilkinin arkasında, Kanuni Süleyman çağına layık, şaşırtıcı bir aktiflikte vezir-i azam olan Sokollu Mehmed Paşa'nın olduğunu unutmamanın yanısıra, belki de bu yargı doğrudur. Belki de bu etkisiz iki yılın -1567 ve 1568- Venedik'i vurma ve onu önceden soyutlama arzusunu gizlediğini düşünmek gerekir. Gerçekten de, 1567 sonbaharına dair haberler, Kıbrıs'ın karşısında, Karaman eyaletinde bir kale ve ülkenin içleriyle bağlantılı yollar inşa edildiğini aktarıyordu. Daha şimdiden bu haberlerden, yakında adaya saldırılacağı sonucu çıkartılıyordu. Acaba Venedik'e karşı serbestçe hareket edebilmek için mi, Selim ve danışmanları 1568'de imparatorla ateşkese yanaşmışlardır?
Trablus'un tahkimatı kötü idi, La Goulette kaynaklı bir haberde anlatıldığına göre Şabbiya adlı bu emirin birlikleri Turgut'unkileri yenmişlerdi ve manevi otoritesi büyüktü, quasi come il Papa Ira Christiani diye iddia etmektedir Campana, bu da çok şey söylemektedir. Nihayet, Türkleri fazla sevmeyecek kadar onlardan çekmiş olan göçebe Berberiler arasından yardım bulmaktan da her zaman emin olunabilir. Medina Celi dükünün onların arasında casusları vardır (hatta Cafer Catania adlı biri de Turgut'un çevresindedir). Fakat bu şeyhlerin mektupları ve duygularına rağmen, onlara fazla güvenilemeyeceğini bizzat kabul etmektedir.
Trablus "krallığı", bilhassa Turgut'un buranın yönetimini ele aldığı 1556 yılından itibaren Cezayir örneğine göre gelişmekteydi. Ancak şu farkla ki, Trablus devletinin mutsuzca, fakir ve boyun eğdirilmesi güç bir hinterlanddan beslenmesi imkansızdır, özellikle Sudan altın ve köle kervanlarının yolunu dilediği gibi kesen insanların bölgesi Darrien'de. Kara tarafından sınırlanmış olan Trablus, denize daha da çok yönelmekteydi; bütün zenginliği bu tarafta, çok yakında, elin uzanacağı kadar yakında olan Sicilya tarafındaydı.
II. Felipe henüz Türk'ün gücünü ölçebilmiş değildir. Bu gücü denizde şöyle bir tartabilmiştir, çünkü Preveze o çağdakilerin gözünde büyük bir çarpışma değildir ve ona göre bu geçmiş bir öyküdür; karada ise İspanyollar Macar sınırlarındaki savaşa eğer katılırlarsa, bireysel olarak katılmaktadırlar. İspanyollar (1534'te V. Carlos'un Coron'a, sonra 1538'de Castelnuova'ya yerleştirdiği bu İspanyollar, tehlike ve huruçlarıyla buralarda presidioların olağan hayatını sürdürüyorlardı) yalnızca iki kere Barbaros' a karşı çarpışmak zorunda kalmışlar ve 1534'te, sonra da 1539'da buralardan atılmışlardı. Fakat uzakta ve eşitsiz çarpışmalardan ne gibi bir ders çıkartılabilir ki? Ancak 1560'ta Cerbe'de ve 1565'te Malta'da İspanyol piyadesi düşmanının gücünü ölçebilecektir.
Buna bir de, Türkiye'de şehzadeler arası savaş nedeniyle bütün başıbozuk güçlerin; eyalet ayrılıkçılarının, hatta toplumsal çatışmaların zincirlerinden boşaldığını ekleyelim. Fransız elçisi De La Vigne Temmuz 1559'da Dax piskoposuna kulların hepsinin şehzade Bayezid'den yana olduklarını yazmaktadır. Bayezid'in Padişahın gözdesi Selim'e yenilmesi olayları hiç de yatıştırmamış, çünkü Bayezid İran'a kaçmış ve iyice sönmemiş olan iç savaş, muhtemel bir dış savaşla birleşmiştir. De la Vigne'in eylülde yazdığı gibi Türkler "hiçbir zaman olmadığı kadar iç işleri nedeniyle engellenmişlerdir". Demek ki II. Felipe onlarla barış yapmak değil de, onları ezmenin zamanı olduğunu düşünebilir.