Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Cezayir'in dinamizmi yeni ve hızlı gelişme gösteren bir kentin dinamizmi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kent Livorno, İzmir ve Marsilya ile birlikte denizin gençlik damarıdır. Tabii ki burada her şey korsanlığın hacmine ve başarılarına bağlıdır; hatta kentin en fakir eşekçisinin geçimi veya çok sayıda kölenin üstlendiği sokak temizliği ve daha önemli olarak inşaat şantiyeleri, maliyeti yüksek camiler, zengin villaları, Endülüs göçmenleri tarafından yapılmışa benzeyen su kemerleri buna bağlıdırlar. Ancak hayat düzeyi çoğu zaman mütevazı kalmaktadır. Bütün yeniçeriler, sıklıkla katılmalarına rağmen, ticaretten servet kazanamaz. Başlıca endüstri olan korsanlık, kentin tutarlığını sağlamakta, savunmada olduğu kadar denizin veya hinterlandın ya da köle yığınlarının sömürülmesinde birliği sağlamaktadır. Burada düzen hüküm sürmekte, katı bir yargı duruma egemen olmaktadır ama aslında bunları kentsel kışlalara yerleşmiş bir ordu garanti etmektedir. Haedo'nun, hayatı boyunca, Cezayir sokaklarında dolaşan yeniçerilerin nalçalı kunduralarının sesini duyduğunu hayal edebiliyorum. Öte yandan korsanlık faaliyetinin diğer sektörleri güdülediği, onları harekete geçirdiği, örgütlediği ve Cezayir'e doğru bir yiyecek ve mal akımına yol açtığı da doğrudur. Beyaz kentin çok uzağında, ötelerdeki yayla ve dağlara kadar, sükunet kural haline gelmiştir. Bunun sonucunda kentin hızlı ve anormal gelişimi ortaya çıkmış ve bu durum onun görünümünü ve toplumsal gerçeklerini değiştirmiştir. Cezayir 1516-1538'lerde bir Berberi ve Endülüs kenti, Türklerin ve muhtedi Rumların kentiydi; bunların hepsi birbirlerine iyi kötü karışmışlardı. Bu Barbarosları yaratan dönemin Cezayiri'dir. 1560-1587 arasında Uluç Ali'nin Cezayir'i giderek İtalyanlaşmıştır.
Sayfa 786·Kitabı okudu
Reklam
Büyük devletlerin aşikar ve artmakta olan güçsüzlükleri. Türkler Doğu Akdeniz sularını, tıpkı İspanyolların Batı denizlerinde yaptığı gibi, [korsanlara] teslim etmektedir.
Sayfa 785·Kitabı okudu
Korsanlık hk.
1560-65 yılları boyunca Barbaros korsanlığı tüm Batı denizinin canına okumuştur. Bu yıllarda Batı denizinin kapatıldığını söyleyebiliriz. O tarihlerde Hıristiyan aleminden yükselen şikayetler birbirine eklendiğinden, bu durumu gayet iyi (veya fazlasıyla iyi) bir şekilde göstermekte ve aynı zamanda Barbaroslu korsanların o sıralar Languedoc ve Provence kıyılarına saldırdıklarını ortaya koymaktadırlar. Bunun nedeni bizzat korsanlığın kazandığı başarıların ganimeti azaltması ve korsanların dostlarını bile soymadan yaşamalarının mümkün olmamasıdır. O halde Fransa kralının uyrukları hapı yutmuştur! Cezayir 17. yüzyılın başında da gelişmesini sürdürmektedir; peki bunun nedeni nedir? Cezayir korsanlığı Doğu'da rastlantılara doğru yelken açmakta (belki de sanıldığından daha az), Adriyatik'e üşüşmekte, Marsilya kayıklarını avlamakta, sonra Cebelitarık'ın ötesinde, Kuzeyli adamlarının yardımıyla faaliyetlerini Okyanus boyunca ilerleterek, 1631'den sonra İngiliz kıyılarına musallat olmakta, ağır Portekiz karakollarına saldırmakta, İzlanda, Terra Nova ve Baltık'ta boy göstermektedir... Acaba Akdeniz'deki ganimetler azalıyor muydu? Kısacası korsanlık, hareketleri ve değişimleriyle, kendine özgü doğrudan ve hızlı tarzıyla, Akdeniz hayatındaki en büyük hareketlere tercüman olmaktadır. Avcı avı izlemektedir. Bu "gösterge"nin -korsanlık- manipülasyonundaki zorluk, ciddi bir istatistiğe başvurma olanağımızın olmamasıdır.
Sayfa 768·Kitabı okudu
Hıristiyan Akdeniz, Türklerin karşısında kalelerle örülmüştür. Bu savaşın sabit biçimlerinden biridir. Savaşırken aynı zamanda kıyı ve savunma hatlarını genişletmekte, bedenini zırhla kaplamaktadır. Bu siyasal içgüdü tek yanlıdır: Gerçekten de Türkler kendi cephelerini düşük seviyede ve kötü olarak tahkim etmektedirler. Cezayirliler veya Şerif için de durum aynıdır. Acaba burada söz konusu olan bir teknik farklılığı mı, yoksa tavır farklılığı mıdır? Türk cephesinde yeniçerilerin, sipahilerin ve kadırgaların canlı gücüne güven duyulmaktadır. Hıristiyan tarafında ise bunun tersine bir güvenlik ihtiyacı, hatta büyük çatışmalar sırasında kullanılan güçlerde ve kaynaklarda belli bir tasarruf kaygısı hissedilmektedir. Aynı şekilde, eğer Hıristiyan devletler Doğu Akdeniz'de önemli miktarda casus bulunduruyorlarsa, bu sadece endişeden değil, aynı zamanda tehdit eden tehlikeyi ölçerek, savunma çabalarını ona göre ayarlama kaygısından kaynaklanmaktadır. Türklerin gelme tehlikesi yoksa, mümkün olduğu kadar terhise gidilmekte ve teslim edilmemiş siparişler iptal edilmektedir. Bandello, Türk'ün ve Sufı'nin ne yapacağı veya ne yapmayacağı konusunda kafa patlatmak komik bir şeydir, demektedir ve bunda haklıdır, çünkü bu sözü söylerken aklına gelen tartışmacılar, bu güçlü kişilerin tasarıları ve sırları hakkında hiçbir şey bilmemekle birlikte, gırtlakları patlayana kadar tartışmaktadırlar. Hükümdarlar için durum farklıdır: Bu oyun çoğu zaman devreye sokulacak savunma araçlarının büyüklüğünü belirlemektedir.
Sayfa 722·Kitabı okudu
16. yüzyılın son otuz yılında rüzgarın bu ani yön değişikliğiyle birlikte, İslamiyet'e karşı Haçlı Seferi gücünü kaybetmiştir; bundan daha doğal bir şey olamaz. 1581'de İspanya Kilisesi Türklere karşı olan savaşın bırakılmasına değil, artık varlık nedenini kaybeden vergi ödemelerine itiraz edecektir. Ancak 1600'lerden sonra, Protestan savaşlarının yavaşlaması ve Hıristiyan Avrupa'nın yavaş yavaş barışa geri dönmesiyle, Haçlı fikri yeniden güç kazanmıştır ve 1593 Türk-Alman savaşı vesilesiyle Fransa'da olduğu gibi bizzat Akdeniz kıyılarında taraftar bulmuştur. Bir tarihçi "kamuoyuna işlemiş olan Türk korkusu 1610'dan sonra gerçek bir manya haline dönüşmüştür" diye kaydetmektedir. Bu dönemde, büyük bir tasarılar ve umutlar demeti havai fişekler gibi savrulmaktadır; Protestan savaşı, "iç" savaş, 1618'de bunlara bir kez daha son verecektir. Bu bütünsel açıklamalar hemen hemen reddedilemez niteliktedir; bununla birlikte, bu yöndeki ihtirasların bu tavır değişikliklerini öncelediğini veya takip ettiğini gösteren yeterli bir kronolojiye sahip değiliz -ki benim düşünceme göre, söz konusu ihtiraslar bu tavır değişikliklerini hem öncelemekte hem de takip etmektedir; bunları teşvik etmekte ve beslemektedir; ve ardından bir girişim eylemi halinde somutlaşmaktadır. Fakat savaşan taraflardan yalnızca birini ele alan bir açıklama, tamamıyla yetersiz olma riski taşımaktadır. Bizim Batılı tarzında akıl yürütmelerimiz oldukça komik kalmaktadır. Gerçekte Akdeniz'in öteki yarısı tarihini yaratmakta ve yaşamaktadır. Öte yandan kısa olmasına karşılık, örnek alınacak nitelikte yeni bir çalışma Türk cephesinde de benzer evrelerin, eşzamanlı konjonktürlerin olduğunu söylemektedir. Hıristiyanlar kavgadan bıkmakta ve Akdeniz'e surat asmaktadır ama Türkler de aynı şeyi yapmaktadır, hem de aynı
Sayfa 721·Kitabı okudu
Reklam