Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Yarımadada ve Yarımadanın dışında büyük bölgeler, kentler ve bazen de belli alanlar ayrıcalıklı,fueroslu olarak İspanyol devletinin denetiminden kaçmaktadır. Bütün uzak ve çevre bölgeler için durum böyledir. 1570'e kadar Granada krallığının durumu da böyledir; 1580'den sonra ve 1640'taki kopuşa kadar, Portekiz'in durumu her zaman böyle olacaktır; burası galip güçlerin dokunmaya cesaret edemediği muafiyetler ve serbestliklere sahip gerçek bir "dominyon"dur. Küçük Bask eyaletlerinin durumları da her zaman böyledir; 1591'deki ayaklanmadan ve karışıklıklardan sonra bile, II. Felipe'nin ayrıcalıklarına dokunmaya cesaret edemediği, Aragon tahtına bağlı ülkenin durumu da aynıdır. Bu koşullarda, Kastilya'dan çıkarak Aragon sınırını geçmek gibi basit bir olay, uyruklarının aleyhine birçok uygulamaya başvuran, toplarla donatılmış şatoları olan ve boyun eğdirilip silahları alınmış komşu Kastilya'nın hemen yanında, en dikkatsiz yolcuya bile, yarı bağımsız senyörleri olan yeni bir toplumsal dünyaya girdiği izlenimini vermekteydi. Toplumsal ayrıcalıklar, siyasal ayrıcalıklar, mali ayrıcalıklar: Aragon bloku kendini keyfine göre yönetmekte ve kraliyet vergisinden yarı yarıya kurtulmaktadır. Fakat durumun böyle olmasının nedeni, Fransa'nın yakında olması ve en küçük şiddet kullanımında yabancının bundan yararlanarak İspanya'nın bu kapanmayan kapısını zorlayabilecek olmasıdır. Bu kez Türk imparatorluğunda, gene aynı nedenlerle, Avrupa'da, kuzeydeki eyaletlerde, Boğdan'da, Eflak'ta, Erdel'de ve Kırım Tatar Hanlığı'nda Sultanın otoritesinin kırıldığı görülmektedir. Daha önce, coğrafyanın sonucu olarak ortaya çıkan, Balkanlar, Arnavutluk ve Mora'daki dağlık özerklikleri zikretmiştik.
Sayfa 496·Kitabı okudu
Reklam
Sokullulu Mehmet Paşa
Osmanlı İmparatorluğu görev sahiplerinin açgözlülüğüne av olmaktadır; bu kişiler kaçınılmaz alışkanlıklar yüzünden doymak bilmez hale gelmiştir. Bu genel yağmadan asıl kar sağlayan, Venediklilerin sıklıkla söylediği gibi, Gerlach'ın Tagebuch'unda Sokollu Mehmet Paşa ile ilgili ifade ettiği üzere vezir-i azamdır -Sokollu Mehmet Raguza civarından devrişilmiş kökeni belirsiz bir çocuktur; 18 yaşlarındayken sultanın memurları tarafından alınmış ve çok sonraları, Haziran 1565'te vezir-i azam olmuş ve 1579'da öldürülene kadar bu görevde kalmıştır. Kamu görevlerine aday olan kişilerin ona çektikleri peşkeşlerden (verdikleri armağanlardan) muazzam bir miktar elde etmiştir. Venedikli Garzoni, "güvenilir kişilerin bana söylediğine göre bu miktar yılda bir milyon altına kadar çıkıyor" demektedir. Gerlach da kendi cephesin den "Mehmet Paşa inanılmaz bir altın ve değerli taş hazinesi ne sahiptir ... Herhangi bir görev elde etmek isteyen ona birkaç yüz veya birkaç bin duka sunmak veyahut ona atlar veya oğlanlar vermek zorundadır" diye kaydetmektedir. Büyük bir adam olan Mehmet Paşa'nın anısını bu tanıklıklara karşı savunmaya gerek yoktur; fakat diğer kişilerin veya yabancı hükümetlerin paraları söz konusu olduğunda, yaşadığı çağın adetlerine uymaktan başka bir şey yapmamıştır. Ancak Türk ülkesinde, bir vezirin muazzam serveti her zaman sultanın tasarrufuna açıktır. Padişah vezirin ölümünde -ölüm ister doğal olsun, ister olmasın- onun mirasına el koyacaktır. Tabii ki her şey bu kadar basit yöntemlerle yürümemektedir; vezirlerin servetlerini kaçırabilmeleri için vakıf kurma yolu bulunmaktadır -bu vakıflar çok sayıda mimari kanıtlarıyla birlikte yaşamaya devam etmektedir. Bu kaçamak yöntemle altının bir kısmı bir ailenin güvenliği veya geleceği için güvence altına alınmış olmaktadır.
Sayfa 492·Kitabı okudu
Bütün monarşiler "karizmatik'' olarak kalmaya devam etmektedir. Ve ekonomi de burada rol oynamaktadır. Ne olursa olsun, en ünlüsünden en sıradanına kadar hukukçulardan meydana gelen bu ordu büyük devletler için çalışmıştır. Bu ordu, büyük devletlerin genişlemesini engelleyen her şeyden nefret etmiş ve onları etkisizleştirmiştir. İberyalı görevlilerin yetkilerini kötüye kullanıp çoğunlukla semirdiği Amerika'da bile, hükümdara yürekten bağlı bu küçük adamların hizmetlerini kim yadsıyabilir? Osmanlı'da isteyerek veya istemeyerek modernleşen devlet, doğuda fethedilen eyaletlerde mültezimlerin sayısını artırmaktadır; bunlar yönettikleri gelirlerle geçinmektedir; fakat gelirlerin ana bölümünü İstanbul'a aktarmaktadır. Devlet, özellikle gözetimi kolay olan kentlerde belli bir görev karşılığında hazineden ücret alan maaşlı memurların sayısını da artırmaktadır. Bu memurlar giderek artan sayıda muhtedi Hıristiyanlardan oluşmakta ve bunlar yavaş yavaş egemen Osmanlı sınıfının içine süzülmektedir. Bunlar "Hıristiyan Balkan ailelerinden, genellikle beş yaşındaki küçük çocuklar . arasından toplananların'' oluşturduğu devşirme sisteminden gelmektedir. Ve devşirme kelimesi aynı anda hem siyasal hem de toplumsal bir kategoriyi ifade etmektedir. Osmanlı devletinin bu yeni memurları Balkanlardaki tımarlıları azaltacak, bunları adeta iflas ettirecek ve uzun bir süre boyunca imparatorluğun yenilenmiş gücünü destekleyeceklerdir.
Sayfa 486·Kitabı okudu
İktidara davet edilen memurlar, kamusal otoritenin bir kısmını kendi hesaplarına kullanmakta gecikmemiştir. Memur her yerde, en azından 16. yüzyılda, mütevazı kökenlere sahiptir. Buna ek olarak Osmanlı'da çoğu zaman yenilenlerin soyundan gelen bir Hıristiyandır; kimi zaman da Yahudi kökenlidir. H. Gelzer'e göre 1453-1623 arasındaki kırk sekiz vezir-i azamdan -eğer denilebilirse- beşi Türk asıllıdır; bunlardan biri Çerkezdir; on kişinin kökeni bilinmemektedir; ihtida etmiş Hıristiyanlardan otuz üç tanesinin altısı Rum, on biri Arnavut veya Yugoslav, biri İtalyan, biri Ermeni, biri de Gürcü asıllıdır. Türk hiyerarşisinin zirvesine kadar sızan Hıristiyanların sayısı, bunların Osmanlı İmparatorluğu'nun kadrolarını istila etmelerinin önemine işaret etmektedir. Ve nihayetinde, eğer bu imparatorluk Moğol İmparatorluğu'ndan çok Bizans İmparatorluğu'na benziyorsa, bunun nedeni memurlarını devşirmedeki rahatlık ve esnekliktir.
Sayfa 479·Kitabı okudu
Türkler Suriye ve Mısır'da
Osmanlı'nın yüceliğini yaratan en büyük olay -İstanbul'un fethini aşan bir olay- Richard Busch Zantner'in biraz abartarak "malum dönem" adını verdiği, tek bir hamlede gerçekleştirilen 1516 Suriye ve 1517 Mısır fetihleri değil midir? Büyük Osmanlı tarihi bu andan itibaren yazılmaya başlamıştır. Farkına varılması gereken nokta, bizatihi fethin özel anlamda herhangi bir büyüklüğünün olmaması ve zorluk yaşanmadan gerçekleşmesidir. Suriye'nin kuzeyindeki sınır uyuşmazlıkları ve bundan da önemlisi Sudan'ın Türkler ile İranlılar arasındaki arabuluculuk girişimi, zamanı geldiğinde bahane olarak işe yaramıştır. Topu mertçe bir silah olarak kabul etmeyen Memlukler, 24 Ağustos 1516'da Halep yakınlarında Yavuz Sultan Selim'in toplarına direnememişlerdir. Suriye tek bir hamlede galiplerin eline geçmiş ve padişah 26 Eylül'de Şam'a girmiştir. Yeni Sudan Osmanlı otoritesini tanımayı red edince, Selim ordusunu Mısır'a kadar ilerletmiştir. Memlukler Türk topçuları tarafından, 24 Ağustos 1516'da Kahire yakınlarında bir kez daha darmadağın edilmiştir. Topçular bir kez daha büyük bir siyasal güç yaratmışlardır. Tıpkı Fransa'da, Moskof prensliğinde, Granada'da ve 1492'de olduğu gibi. Mısır tek bir kurşun atılmadan, düzen hiç bozulmadan fethedilmiştir. Büyük mülkiyetlerine dayanan Memlukler iktidarın esas kısmını kısa zamanda tekrar ellerine geçirmişlerdir. Bonaparte üç yüzyıl sonra onları aynı yerlerde bulmuştur. Baron de Tott "Sultan Selim kanunnamesi okunduğunda, bu hükümdarın Mısır'ı Memluklerden fethettiğine değil, sanki onlara teslim olduğu sonucuna varılabilir. Gerçekten de, krallığı yöneten yirmi dört beyi yerlerinde bırakırken, onların otoritesini, genel vali ve meclis başkanı olarak atadığı tek bir paşanın otoritesiyle dengelemekten başka bir şey düşünmemiştir ... " diye yazarken
Sayfa 460·Kitabı okudu
Reklam