Yarımadada ve Yarımadanın dışında büyük bölgeler, kentler ve bazen de belli alanlar ayrıcalıklı,fueroslu olarak İspanyol devletinin denetiminden kaçmaktadır. Bütün uzak ve çevre bölgeler için durum böyledir. 1570'e kadar Granada krallığının durumu da böyledir; 1580'den sonra ve 1640'taki kopuşa kadar, Portekiz'in durumu her zaman böyle olacaktır; burası galip güçlerin dokunmaya cesaret edemediği muafiyetler ve serbestliklere sahip gerçek bir "dominyon"dur. Küçük Bask eyaletlerinin durumları da her zaman böyledir; 1591'deki ayaklanmadan ve karışıklıklardan sonra bile, II. Felipe'nin ayrıcalıklarına dokunmaya cesaret edemediği, Aragon tahtına bağlı ülkenin durumu da aynıdır. Bu koşullarda, Kastilya'dan çıkarak Aragon sınırını geçmek gibi basit bir olay, uyruklarının aleyhine birçok uygulamaya başvuran, toplarla donatılmış şatoları olan ve boyun eğdirilip silahları alınmış komşu Kastilya'nın hemen yanında, en dikkatsiz yolcuya bile, yarı bağımsız senyörleri olan yeni bir toplumsal dünyaya girdiği izlenimini vermekteydi. Toplumsal ayrıcalıklar, siyasal ayrıcalıklar, mali ayrıcalıklar: Aragon bloku kendini keyfine göre yönetmekte ve kraliyet vergisinden yarı yarıya kurtulmaktadır. Fakat durumun böyle olmasının nedeni, Fransa'nın yakında olması ve en küçük şiddet kullanımında yabancının bundan yararlanarak İspanya'nın bu kapanmayan kapısını zorlayabilecek olmasıdır.
Bu kez Türk imparatorluğunda, gene aynı nedenlerle, Avrupa'da, kuzeydeki eyaletlerde, Boğdan'da, Eflak'ta, Erdel'de ve Kırım Tatar Hanlığı'nda Sultanın otoritesinin kırıldığı görülmektedir. Daha önce, coğrafyanın sonucu olarak ortaya çıkan, Balkanlar, Arnavutluk ve Mora'daki dağlık özerklikleri zikretmiştik.