Türklerin egemen olduğu, inşa ettikleri ya da tahkim ettikleri kentler aracılığıyla örgütlenen fetihler. Bu kentler Türk uygarlığının gerçek yayılım alanları olmuştur; bunlar, sürekli baskı altında yaşadığı düşünülmemesi gereken mağlup ülkelerde, en azından bunları sakinleştirmiş, evcilleştirmiş ve terbiye etmişlerdir.
Türk fetih hareketi başlangıçta, doğal olarak, boyun eğdirilen toplumların aleyhine olarak gelişmiştir. Kosova savaşından sonra binlerce Sırp Hıristiyan alemine kadar uzanan pazarlarda köle olarak satılacak veya paralı asker olarak silah altına alınacaktır; fakat galip gelenler işin siyasal boyutunu da ihmal etmemiştir. Bu, II. Mehmet'in 1453'ten itibaren İstanbul'a davet ettiği Rumlara tanıdığı ayrıcalıklarda görülmüştür. Sonunda Osmanlı, Yarımadadaki bütün halkların yerlerini aldığı, galiplerle işbirliği yapan ve ilginç bir şekilde ötede beride Bizans Imparatorluğu'nun ihtişamını yeniden canlandıran kadroları yaratmıştır. Bu fetih yeniden bir düzen, bir pax turcica yaratmıştır. 1528'de "ülke güvenlidir, ne bir soygun ne de yol kesen haydut haberi alınmaktadır", diye yazan, adı bilinmeyen Fransıza inanabiliriz. Aynı dönemde aynı şeyleri Katalonya veya Calabria için söylemek mümkün müdür? Bu iyimser tablonun içinde bir gerçek payının olması gerekir, çünkü Hıristiyanların gözünde Türk İmparatorluğu uzun süre hayranlık verici, anlaşılmaz ve düzenliliğinden ötürü şaşırtıcı olarak kalmıştır; zira bu imparatorluğun ordusu disiplini ve sükunetiyle olduğu kadar, cesareti, zenginliği, askerlerinin değeri ve dayanıklılığı ile de Batılıları hayran bırakmıştır. Ancak bu durum, Hıristiyan birinin beslediği düşüncelere rağmen, "bütün yaptıkları işlerde köpekten beter olan'' imansızlardan nefret etmesini engellememektedir; bu söz 1526'da söylenmiştir.