Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Yalnızlık da epey tuhaftır. Bazen balta girmemiş bir orman gibi tehlikeler ve surprizlerle doludur. Onun bütün çeşitlemelerini bilirim. insanın şaşmaz bir hayat düzeni kurarak boş yere mücadele ettiği can sıkıntısı. Sonra ani patlamalar. Yalnızlık da vahşi orman kadar gizemlidir," diye tekrarlıyor inatçı bir tavırla. "insan şaşmaz bir düzene göre yaşar ve günün birinde senin Malaylar gibi Amok koşucusu olur. Bir evi, unvanı, mevkii ve hicbir şekilde şaşmayan bir yaşam şekli vardir. Ve bir gün bütün bunlardan koşarak kaçar, elinde silahla ya da bazen silahsız . . . ki bu ikincisi daha bile tehlikeli. Gözlerin de donuk bir bakışla koşarak dünyaya çıkar; yol arkadaşları, eski dostları ondan uzaklaşırlar. Büyük şehre gider, kendine kadınlar satın alır, etrafındaki her şey havaya uçar, bela arar ve bulur. Fakat dediğim gibi, en kötüsü bu da değildir. Belki koşarken bir yumrukla uyuz, kuduz bir köpek gibi yere serilir. Belki duvara, hayatının engellerine dogru koşar ve bütün kemiklerini kırar. Daha kötüsü, insanın yalnız geçen yıllar boyunca ruhunda oluşan bu galeyanı bastırmasıdır. Ve hiçbir yere koşmaması.Kimseyi öldürmemesi. 0 zaman ne yapar? Yaşar, bekler, düzeni korur. Bir keşiş gibi yaşar ama kutsal kitapsız, dünyevi bir düzende. Bununla birlikte keşişin işi kolaydır, çünkü inancı vardır. Ruhunu ve kaderini yalnızlığa teslim eden bir insansa inancı olamaz. Sadece bekleyebilir. Onu yalnızlığa mahkûm eden her şeyi, kendisini bu duruma getirenlerle ya da getirenle bir kez daha konuşacağı günü ya da anı. On, kırk ya da daha net söylemek gerekirse kirk bir yıl boyunca duelloya hazırlanır gibi o ana hazırlanır. Düelloda yenilme ihtimaline karşı işlerini yoluna koyar. Ve profesyonel savaşçılar gibi her gün idman yapar.
Sayfa 56·Kitabı okudu
Reklam

Bilal kamiloğlu

, bir kitap okudu
9/10
·600 syf.·
30 günde okudu
·
2026 6. kitabı
Fernand Braudel
9.2/10 · 83 okunma
BAŞKENTLER
Başkentler ait oldukları uygarlığın sıcak seralarıdır. Bunun dışında, başkentler bir düzen yaratmaktadırlar. Ve bu düzenin eksikliği Avrupa'nın bazı canlı bölgelerinde vahşi bir şekilde hissedilmektedir: Benzersiz büyüklüğü nedeniyle hiçbir kentin yönetim sistemini kabul ettiremediği Almanya'da veya çeşitli kentsel "kutuplar" arasında parçalanmış olan İtalya'da. Ulusal temelli veya imparatorluk oluşumundan kaynaklanan birlikler tarafından yaratılan kentler sıra kendilerine geldiğinde bu belirleyici birimleri yaratırlar. Londra ve Paris'e bakınız. Bunlar az şey midir?
Sayfa 561·Kitabı okudu
İstanbul hakkında…
Süleymaniye Camii "önündeki açık alanı, medreseleri, kütüphanesi, darüşşifası, imareti, darülkurrası ve bahçeleriyle tek başına bir mahallenin kapladığı alanı işgal etmektedir." Nihayet evler birbirleri üzerine binmiş, alçak, ala turquesque biçiminde, ahşap olarak, "kerpiç" ve iyi pişirilmemiş tuğlalarla inşa edilmişlerdir. Ön duvarları "uçuk mavi, pembe, sarı renklerle badana edilmiştir." Sokaklar "dar, dolambaçlı ve eşitsizdirler"; bunlar her zaman taşla döşeli değildir ve çoğu zaman da yokuşludurlar. Bu sokaklarda yaya veya atlı olarak dolaşılmakta, araba asla kullanılmamaktadır. Kentte yangınlar sıktır ve saraya bile sıçramıştır. 1564 sonbaharında 7.500 ahşap dükkan bir anda yanmıştır. Bu büyük kentin içinde kendi başına bir kent olan Bedesten, Lescalopier'nin dediğine göre, "Bir Saint-Germain fuarı gibidir". Lescalopier bu çarşının "güzel taşlardan yapılmış merdivenlerine, güzel elbise parçaları ve altın veya simle işlenmiş pamuklu elbise dükkanlarına ... ve güzel ve kibar olan her şeyi" ne hayran kalmıştır. Bir başka büyük çarşı da At pazarı'dır. Nihayet hepsinin en değerlisi olan, kentin güney burnundaki saraydır: Burası birbirlerine eklenmiş bir saraylar, köşkler ve bahçeler bütünüdür. Kuşkusuz İstanbul her şeyden önce Türklerin kentidir, onların beyaz sarıkları bu kentte egemendir. 16. yüzyılda olduğu gibi 17. yüzyılda da kent nüfusunun yüzde 58'i. Bunun bir diğer anlamı, bu kentte mavi sarıklı Rumlara, sarı sarıklı Yahudilere ve bunlardan başka çok sayıda Ermeni ve Çingenelere de rastlandığıdır.
Sayfa 557·Kitabı okudu
İstanbul hakkında
İstanbul bir kent değil bir yığılma bölgesi, kentsel bir devdir. Yerleşim yeri kenti ona rağmen bölmekte ve hem ululuğunu hem de zorluklarını meydana getirmektedir. Tabii ki ululuğunu her şeyden önce. Haliç -çoğu zaman kötü hava koşullarının hüküm sürdüğü Marmara'dan, "cezalandırıcı deniz" ününe sahip olan Karadeniz'e kadar yegane emin sığınak- olmaksızın, Boğaziçi olmaksızın, ne Konstantinopolis ne de onun mirasçısı olan İstanbul kavranabilir. Fakat kentsel mekan birbirini izleyen su yüzeyleri ve fazlasıyla geniş sahil şeridi tarafından bölümlere ayrılmıştır. Bir denizciler ve kayıkçılar topluluğu binlerce sandal, kayık, mavna, perame ve Üsküdar'la Avrupa yakası kıyılarında hayvan taşıyan tekneleri hareket halinde tutmaktadır. "Rumeli Hisarı ve Beşiktaş, Boğaziçi'nin güneyinde iki müreffeh sandalcı köyüdür"; biri malları, diğeri hayvanları taşımaktadır. Bu nihayetsiz ve yorucu kentin bütünlüğünü sağlayan emek için her zaman iş vardır. 1574'te İstanbul'a gelen Pierre Lescalopier bunu kaydetmektedir: "Peramelerde, efendilerinin izniyle kurtarmalıklarını kazanan Hıristiyanlar (esirler) vardır." Üç ayrı kentsel gruplaşma içinde Konstantinopl veya Stambul ya da İstanbul en önemlisidir. Burası Haliç ile Marmara arasında yer alan ve kara tarafından çifte bir surla kapalı olan şu üçgen kenttir; "zaten" bu surlar "çok iyi değildir"; surların "her yerinde çok sayıda harabe bulunur." Bu surlar 13 ila 15 mil uzunluğundadırlar, oysa Venedik'inkiler sadece 8 mildir. Fakat bu kentsel alan ağaçlar, bahçeler, meydanlar, çeşmeler, "çayırlar" ve gezinti alanlarıyla kaplıdır ve kurşun çatıyla kaplı 400'den fazla cami bulunmaktadır.
Sayfa 556·Kitabı okudu
Reklam