Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Demek ki İslamiyet, 7.yüzyıldan itibaren onu Eski Dünya'nın birleştirici unsuru yapan tarihsel bir şanstır. Bu yoğun insan kitleleri arasında -geniş anlamda Avrupa, Kara Afrikalar, Uzak Doğu- İslamiyet zorunlu geçitleri tutmakta ve karlı aracı işlevi sayesinde yaşamaktadır. Onun istemediği veya hoş görmediği hiçbir şeyin transferi yapılmamaktadır. Merkezde geniş deniz yollarının esnekliğinin olmadığı bu katı dünyada, İslamiyet daha sonra yeryüzü ölçeğinde muzaffer olan Avrupa'da olacağı gibi, bir egemen ekonomi ve uygarlık olmuştur. Bu yüceliğin zorunlu olarak zayıflıkları bulunmaktadır: Kronik insan yetersizliği; yetersiz teknikler; dinin temel olduğu kadar bahanede olduğu iç çatışmalar; İslamiyet'in başlangıç döneminde soğuk çöllere egemen olmadaki, onları en azından Türkistan veya İran seviyelerinde tutma konusundaki kökleşmiş zorluk. Bütünün sahip olduğu zayıflık, Çungarya kapısının civarında veya arkasında, Moğol ve Türk tehlikelerinin ortasında yer almaktadır.
Sayfa 303·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Nitekim "İslamiyet çöldür" önermesini yeniden ileri sürmektedir denemeci Esat Bey: Çölün boşluğu, çilekeş katılığı, ona içkin mistisizmi, parlak güneşe olan saygısı, efsanelerin birleştirici ilkesi ve bu insani boşluğun yarattığı binlerce sonuç. Aynı şekilde Akdeniz uygarlıkları da denizin boşluğunun belirleyiciliği altında büyümüş olmalıdırlar. Burada teknelerin ve kayıkların dolaşımı, orada kervanların ve ebediyen göçebe olan halkların dolaşımı canlılık kazanmaktadır. Tıpkı deniz gibi, çölde harekettir; İslamiyet harekettir. Vidal de la Blache cami ve minareler kadar, pazarlar ve kervansaraylar da onun uygarlığının karakteristikleridir, demekteydi. Ve çöl bu hareketliliğe inkar edilemez bir insani homojenlik borçludur. "Bir Mançurya Tatarı'nı bir Beserabya Tatarıyla yan yana getirirseniz, onları ayıran şu 1.500 fersahlık mesafeyi boşuna ararsınız; iklimin etkisi azdır, yönetiminki de aynı şekildedir" diye yazmaktaydı Baron de Tott. Ancak karmaşık olanı çok basite indirgemekten kaçınalım. İslamiyet birbiriyle uyuşan ve aynı zamanda uyuşmayan insani gerçeklerin, işaret ettiğimiz şu coğrafi sınırlar ailesinin dayattığı şeylerin toplamıdır. Saymaya devam edelim: Büyük kervan yolları ve nehir bölgeleri -çünkü İslamiyet şu Sahel'lerden, Akdeniz'in karşısına yerleşmiş şu yerleşik hayat sınırlarından, İran körfezi boyunca, Hint Okyanusu, Karadeniz ve aynı zamanda Sudan ülkesiyle temas halinde olan yerlere kadar yayılmıştır- ve Hettner'in başat olarak gördüğü vahalar ve buralardaki iktidar yoğunlaşmaları. İslamiyet bunların hepsidir: Atlas Okyanusu'ndan Pasifik Okyanusu'na kadar giden uzun bir yol Eski Dünya'nın oluşturduğu güçlü ve katı bütünü delip geçmektedir. Roma da Akdeniz birliğini kurduğunda bundan fazlasını yapamamıştı.
Sayfa 302·Kitabı okudu
Mezopotamya'ya gelince, burası kendini kuzeyden ve doğudan çevreleyen dağlara insani katkı bakımından bağımlı kalmış gibi görünmektedir. Ortaçağda İran'ın bir bölümü uygarlığın bütün çiçeklerini buraya serpmiş ve büyük hacı kafıleleriyle başkentlerini buraya yerleştirmiş değil midir? Türklerin ilgisizlikleri yüzünden Mezopotamya'daki Fars bahçelerini öldürdükleri söylenir. Gerçekte, İran'dan kopartılan Mezopotamya vazgeçilmez insan kaynağından da kopartılmış olmaktaydı. Bedeviler artık sürülerini bu can çekişen dünyanın sınırlarına sürmekte ve yerleşiklerin çırağı olarak yaptığı ilkel tarımını burada tesis etmekte hiçbir zorlukla karşılaşmamıştır.
Sayfa 300·Kitabı okudu
Habeşistan'dan Mısır'a ve tersi yönde işleyen ticaretin doğal yolu olan Yukarı Nil vadisini hareketlendiren ticaret de çok net bir şekilde belirlenememektedir. Yeniçerilerin ve sipahilerin serpuşlarına taktıkları devekuşu tüyleri işte bu yoldan Türk topraklarına kadar ulaşmaktadırlar. Burası aynı zamanda bir altın yoludur: 16. yüzyıl için bunun kanıtına sahibiz. 17. yüzyılda Tavernier hala buna işaret etmektedir. II. Felipe döneminde Avrupa Amerikan gümüşü rejimine geçerken, Türk imparatorluğu hala Afrika altınıyla yaşıyor gibi görünmektedir. Ancak bu altını bol miktarda elde ettiği anlamına gelmemektedir, çünkü Türkler Hıristiyan aleminden giderek artan miktarlarda değerli maden ithal etmeye başlamışlardır. Her şeye rağmen, Türk ülkesinin yüzyılın sonunda, bir gümüş bölgesi olan Safeviler İranı'na nazaran, bir altın bölgesi olarak ortaya çıkması ilginçtir.
Sayfa 296·Kitabı okudu
Emile-FelixGautier,16.yüzyıl Kuzey Afrikası'nın göçebeler tarafından, olağandan daha fazla doldurulduğunu düşünmektedir. Yarımada o dönemde bir dizi bunalıma sahne olmaktadır: Sahra trafiğinin bozulmasıyla başlayan ekonomik kriz; Portekiz, İspanyol ve Türk fetihleriyle birlikte yabancılarla yapılan savaşlarla yaşanan kriz. Bu sonuncu fatihler, Türkler Mağrip'in doğusunda ve merkezinde düzeni yeniden sağlayacaklardır, fakat uzatmalı karışıklıklar dramatik ve devrimci bir durum yarattıklarından, bu düzen gene de tartışmalı olmaktadır. Tuat vahalarına kadar kaçan Endülüs sürgünleri, dinsel merkezlere kutsal savaş çağrısı yapmak ve harekete geçmek konusunda yardım edeceklerdir. 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar son derece net olan Marabut merkezlerinin güneye doğru çekilmesi olayı her halükarda büyük bir tarihsel olgudur. Böylece şu beklenmeyen şeyin gerçekleştiği görülecektir: Sonuç olarak çöle ait olan Sus kökenli Şeriflerin Fas'ta düzeni sağlamaları. Cezayir, Tunus ve Trablus naipliklerinde 16. yüzyılın sonundaki karışıklıklar, İspanyol metinlerinin Alarabes -göçebe Araplar- dediği halk arasındaki karışıklıklarla bağlantı halindedir. Bunlar sıklıkla istilacı Türklere karşı kentlerdeki moros ile anlaşma halindedirler.
Sayfa 292·Kitabı okudu