Islâmcıların, ilişki daha eskiye götürülebilirse de, özellikle cumhuriyet tecrübesi içerisinde liberalizme daha yakın durdukları ve hatta onunla ittifak içinde oldukları bilinen bir durumdur. Çağlar Keyder’in (1990: 97) 1950’li yıllar sonrasına yönelik çözümlemesinin de ortaya koyduğu gibi, ilgili dönemde mevcut bürokratik iktidara karşı muhalefet platformunun iki temel direği vardı. Bunlardan biri devlet müdahalesi karşısında pazarı savunan İktisadî özgürlük ve diğeri de militan laikliğin uygulamaları karşısında geleneği ön plana çıkaran din özgürlüğüdür. Fakat bu ittifakın, kanonik Kemalist söylemin iddia ettiği denli bütün bîr ’50’li yıllar sonrasını belirleyen, tarafların özdeş olduğu bir ittifak doğurmadığını da kabul etmek gerekmektedir, 1950li yıllar sonrası dönemde bürokrasinin kendi formunun dönüşümünün yanı sıra, din özgürlüğünü savunan tarafında, özellikle 1960’lı yılların sonlarıyla birlikte kendi kimliğini inşa eden ve adını 1980’Ierde İslamcılık olarak pekiştiren bir kimliğe doğru evrildiğini belirtmek gerekmektedir. Din özgürlüğünü savunan zümrenin kimlik inşasının tarihsel seyri, onların 1950 sonrasının geleneksel burjuvazisi ile olan yollarının da ayrılışının seyridir, İslamcılığın 1980’li yıllar ile birlikte kazandığı kimliğin tasavvurunda, 1950’li yıllardaki müttefiğin karakteri anlık devlet burjuvazisine dönüşmüştür. Bu durum, Keyder’in de dikkat çektiği sanayi burjuvazisi ile küçük burjuvazi arasındaki gerilimin bir uzantısı olarak da okunabilir. Devlet burjuvazisi aslında form değiştiren bürokrasi ile sanayi burjuvazinin ittifakı olarak ortaya çıkmıştır ve temsilini TÜSlAD’da bulur. Bunun karşısına ise 1980li yıllardaki yeni liberal rüzgar ile birlikte Anadolu’da yeni bir kapitalist birikim sürecini ifade eden ve MÜSÎAD’da somutlaşan sermaye