Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
1945 sonrasında Türkiye’yi iktisadi olarak destekleyen ve ekonomi alanında telkinlerde bulunan dış çevrelerin başında IMF ve Dünya Bankası gelir. Bu çevreler Türkiye’nin sanayileşmesini değil, bir tarım ülkesi olarak gelişmesini, Türkiye’nin kuracağı ve geliştireceği sanayinin de tarım ürünleri işlemeye yönelik olmasını telkin ettiler DP iktidarı CHP ile devletçilik konusunda görüş ayrılığı yaşamakla birlikte sanayileşmenin Türkiye’nin kalkınması için önemi konusunda CHP ile hemfikirlerdi. Zaten DP'nin on yıl süren iktidarı boyunca yaptıkları da devletçilik aleyhine bütün söylemlerine karşın hem kamu hem de özel kesim eliyle sanayileşmek İçin ne kadar çaba sarf ettiğini de göstermektedir. Burada DP’nin CHP ile ayrıldığı nokta amaç değil yöntemde oldu. CHP önceki uygulamaları da göz önüne alındığında bir plan doğrultusunda ve kamunun öncülüğü ve önderliğinde sanayileşmeyi öngörürken, DP bir plana bağlı kalmaksızın sanayileşmeyi benimsedi.
Sayfa 340·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kesinlikle katılıyorum..
İktisadi alanda idari devletin (bürokrasi ve hükümetin) sınırlandırılarak İktisadî devletin güçlendirilmesini, Batı'da demokrasinin devlete karşı mücadele sonucu ortaya çıktığını ve 'özgürlüğün devletle çatıştığını' savunan görüşleri ile liberal bir yaklaşım benimseyen Başar, bizde özgürlük mücadelesi verecek toplumsal sınıflar henüz oluşmadığı için "...hürriyet ve demokrasinin ancak Devlet eliyle ve yardımıyle doğup büyüyebilecek bir şey olduğunu bilmek ve kabul etmek, davalarımızın yandan çoğunu halletmek demektir" sonucuna varmaktadır. Batı toplumları ile Türk toplumunu gelişim evreleri açısından karşılaştıran Başar, kilise, kral baskısı, Hint-Şark yollarının kapanması île yaşanan imkânsızlıklardan kurtulma arzusunun keşifleri, göçleri ve yaratıcı düşünceyi doğurduğunu, bu evreleri yaşamayan bizim gibi toplumların ise tembelleştiğini ileri şürmüştür. Batı toplumlarında gelişen yaratıcı ve özgür düsüncenin Türk toplumunda yerleşmesi için 'inkilâpcı* bir dönem zorunludur. Înkılâpçılık yeni doğan düşüncelerin korunup güçlendirilmesi, kitleye yaygınlaştırılması metotlarından ibarettir. Sosval düşünceler hür düşünce ile olgunlaştırılmalı, hür düşünceyi engelleyen akımlar ise inkılâp yolu ile tasfiye edilmelidir. Başar, İnkılâp döneminin zor bir dönem olduğunu, kolayca diktatörlüğe dönüsebileceğini kabul etmekte, ancak bizim gibi 'tarihî olgunluk dönemini yaşamamış uluslar için başka yol olmadığını ileri sürmektedir. 1940'lar Türkive'sinde Başar, uzun vadede hürriyet rejimini savunmakta ancak "Türkive`de serbest bırakıldığı takdirde hür fikir ve rejim oluşamayacağından" hürrivet rejiminin kurulmas: için inkılâpç: bir dönemi zorunlư görmektedir: "... Türkive'de inkılapçının görevi olgunlaşmaya yardım etmek, milleti kendi kendine yönetimi başarır hale getirmek ve
Sayfa 335·Kitabı okudu
Hep eleştiri.. ne yapacaklardı...
Millî iktisat politikasının temeli, sermaye birikiminin yetersiz olduğu ülkede devlet eli ile sermaye birikimini artırmak ve böylece İktisadî gelişmeyi sağlamaya yönelik girişim ve oluşumları gerçekleştirmekti. Bu politika, 1920’lerde devletin doğrudan değil dolaylı etki ve müdahalesi ile gerçekleşti. Müslüman-Türk unsurun ekonomide egemen konuma gelmesi temel hedefti. Yabancı sermayenin emperyalizm karşıtı bir bağımsızlık savaşının ardından elini eteğini çekmediği ülkede, yabancı sermaye ile olan ilişkilerde yerli gayrimüslimlerin yerine Müslüman-Türk asker-bürokratların veya tüccarların geçmeye başladığı görüldü. Başka bir deyişle hükümet, olanaklar ölçüsünde sermayeyi Türkleştirmeye çalıştı. 1930’larda Devletçilik Tartışmaları 1929 krizinin etkileri Türkiye’de de hissedildi. 1920’ler boyunca sürdürülen iktisat politikaları ekonomik alanda Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu iktisadı kalkış için yeterli olmadı. İç ve dış konjonktür Türkiye’de devletin önce himaye ve müdahale yolu ile ardından doğrudan işletmeci veya üretici olarak ekonomide etkin rol oynamasını gündeme getirdi, 1930’larda devletçilik ve liberalizm üzerine tanımlama ve tartışmalar basın yolu ile Kadrocular, Ahmet Ağaoğlu ve Ahmet Hamdi Başar arasında yaşandı. 1930’larda devletçiliğin en belirgin karakteristiklerinden birisi planlı sanayileşmeydi. Kapitalist sistemin kriz içinde bulunduğu bir sırada, otoriter ve totaliter rejimler komuta ekonomileri ile iktisadi gelişme süreçlerinde önemli adımlar attılar. Hem koşullar hem de çevresindeki örnekler Türkiye’nin kapitalist sisteme sırtını dönmeden, diğer sistemin yani sosyalizmin bir aracı ile yani planlama ile sanayileşme girişiminde bulunmasında etkili oldu. Bu gelişme, Türkiye’de devletçiliğin tanımlanmasında önemli bir husustur.
Sayfa 330·Kitabı okudu
Tanzimat’a kadar kullanılan İktisat politikası aletleri az ama etkiliydi. Bu aletler toprak rejimi, vergilendirme, müsadere, narh sistemi ve sikke tağşişiydi. Tımar rejimi toplumun İktisadî duygularını köreltmişti. Pazar için üretime dayanmayan ve parasal olmayan bir model olan tımar rejiminin ortaya koyduğu bu kısır döngü ancak mülkleşme hareketi başladıktan sonra kırılacaktı. 1580'den beri değişen dozlarda uygulanagelen ve aslen örfi sultani bîr politika olup, sosyal dengesizlikler ve ahlaki gerekçelerle şer’i bükümlerle çatışan sikke tağşişi operasyonlarına hukuk çevreleri ve saray erkânı taraftar iken, olaya İktisadî kaygılarla yaklaşan çok az kişi vardı. Müsadere ise askerî sınıfın yükselişi karşısında iktidarın elinde etkili bir sigorta mekanizması olduğundan kolay vazgeçilemez ve sermaye birikimini önleyen bir yöntemdi. Osmanlı normatif iktisat mantığının en az hırpalanmış yönü fiyat rijitliği, yani narh sistemiydi. Osmanlı sultanları için II. Mehmet'ten itibaren narh meselesi bir kamu meselesi olarak algılana geldi.
Sayfa 319·Kitabı okudu
Osmanlı üretim tarzının içsel dinamikleri kapitalizme geçişin önderliği işlevini yerine getirecek bir burjuva sınıfının oluşumunu engeller nitelikteydi. İktisadi faaliyetlerde serbestlik, devletin ekonomi içindeki etkinliğini en aza indirmek gibi hedefler için mücadele edecek bir sosyal sınıfın oluşmadığı, aksine ekonomi-politik ve ideolojik düzeydeki toplumsal ilişkilerin devlet tarafından belirlendiği bir yapıda liberal düşüncenin etkinlik kazanması düşünülemezdi, Devletten bağımsız, sivil bir alan olmayınca da İktisadî konularda kalem oynatanlar sosyal konumları itibariyle mevcut düzenin devamını isteyen kişiler olacaktı. Bunlardan ise olguların asıl boyutunu irdeleyip özgün çözümler üretmelerini beklemek ise mümkün değildi.
Sayfa 317·Kitabı okudu