Bilal kamiloğlu

Bilal kamiloğlu
Liberal bir mit olmanın ötesinde, Cihad Baban'ın (1970: 237) kullandığı Batılı terimle "martyr" yani şehit ve kurban oluşu, ölümünden sonra Menderes'in üzerinde mitik bir hâlenin oluşumunda önemli paya sahiptir. Mağdur/şehit oluşunda kendi gafletinin de rol oynadığı düşüncesi, onu ayrıca trajik bir figür yapar. Adnan Menderes'in, Türkiye'de Atatürk'ten sonra hakkında en fazla sayıda biyografi, portre vd. yazılan politik şahsiyet olması ve -ancak belki Bülent Ecevit'in veya kapalı bir iç dünyada Alpaslan Türkeş'in kıyaslanabileceği- bir kült-kişi'ye dönüşmesi, temsile muktedir olduğu toplumsal tepkiler ve özlemler yanında kuşkusuz trajik hikâyesiyle de İlintilidir.
Sayfa 484·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
CHP-DP arasındaki ya da vesayetçi otoriteryanizmle (veya 'jakobenlikle') liberal parlamentarizm arasındaki bu kopuş ve devamlılık geriliminde, Adnan Menderes özel bir öneme sahiptir. Zira o, DP'nin kurucu başkanı ve partinin iktidar dönemi boyunca Cumhurbaşkanı olan Celâl Bayar'a nispetle, devletlû-otoriter tutuma görece mesafeliliği, 'taban'-'halk' dinamiğinin 'telkinlerine' görece açıklığı itibariyle, kopuşu ve görece liberal bir istidadı temsil eder. Bayar ve Menderes, DP'nin iki timsali ve iki siklet merkezi oldukları için, bu kıyas ve nispet önemlidir. Fakat tekrarlayalım, Menderes'in ayrımı, göreceli bir ayrımdır. Ne olursa olsun, Adnan Menderes, bir liberalizm miti olarak idolleştirilmiştir.
Sayfa 484·Kitabı okudu
Menderes
27 Mayıs 1960 askerî darbesinden sonra kurulan olağanüstü Yassıada mahkemelerinde, 6/7 Eylül olaylarıyla, bir ticari yolsuzlukla ve örtülü ödeneği suiistimalle (zimmet) ilgili olarak hapis ve para cezasına; siyasî muhalefeti bastırmaya yönelik hükümet icraatlarının "kardeş kavgasına" yol açıp "memleket bütünlüğünü" zedelediği değerlendirmesiyle de -ki bu, 27 Mayıs darbesinin kendi meşruiyet gerekçesini oluşturuyordu- anayasayı ihlal suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı. 17 Eylül 1961 günü sabaha karşı cezası infaz edildi.
Sayfa 482·Kitabı okudu
Liberal anlayışta, bireyin özgürlüğü en yüce değerdir ve bu özgürlük hem diğer bireylerden hem de devletten gelebilecek baskılara karşı korunmalıdır. Birey özgürlüğü ancak diğerlerine zarar verme ihtimali söz konusu olduğunda sınırlanabilir. Güç kullanma tekeline sahip bir kurum olarak devletin varlığının asli sebebi de budur. Liberalizme göre devlet, sınırlı bir devlet olmak zorunda olduğu gibi, yönetilenlerin rızasına da dayanmak durumundadır. Demokratik usullerle gelen çoğunlukların bile dokunamayacağı özgürlükler söz konusudur. Bireyler arasındaki eşitliği kanun önünde eşitlik olarak algılayan liberallere göre, sosyo-ekonomik veveya cinsler arası eşitsizlikleri azaltmaya yönelik kamusal müdahalelerden kaçınmak gerekir çünkü bu türlü müdahaleler kaçınılmaz olarak bazı bireylerin özgürlüklerinin sınırlanması anlamına geldiği gibi, çoğunlukla arzu edilen hedeflerden daha farklı (ve istenmeyen) sonuçlar yaratırlar. Mutlaka kamusal eylem gerekiyorsa, bu diğer bireylerin özgürlüklerine zarar vermemek idealini mümkün olduğunca korumak kaydıyla gerçekleştirilmelidir.
Sayfa 481·Kitabı okudu
Herkes kendi çıkarı peşinde
Islâmcıların, ilişki daha eskiye götürülebilirse de, özellikle cumhuriyet tecrübesi içerisinde liberalizme daha yakın durdukları ve hatta onunla ittifak içinde oldukları bilinen bir durumdur. Çağlar Keyder’in (1990: 97) 1950’li yıllar sonrasına yönelik çözümlemesinin de ortaya koyduğu gibi, ilgili dönemde mevcut bürokratik iktidara karşı muhalefet platformunun iki temel direği vardı. Bunlardan biri devlet müdahalesi karşısında pazarı savunan İktisadî özgürlük ve diğeri de militan laikliğin uygulamaları karşısında geleneği ön plana çıkaran din özgürlüğüdür. Fakat bu ittifakın, kanonik Kemalist söylemin iddia ettiği denli bütün bîr ’50’li yıllar sonrasını belirleyen, tarafların özdeş olduğu bir ittifak doğurmadığını da kabul etmek gerekmektedir, 1950li yıllar sonrası dönemde bürokrasinin kendi formunun dönüşümünün yanı sıra, din özgürlüğünü savunan tarafında, özellikle 1960’lı yılların sonlarıyla birlikte kendi kimliğini inşa eden ve adını 1980’Ierde İslamcılık olarak pekiştiren bir kimliğe doğru evrildiğini belirtmek gerekmektedir. Din özgürlüğünü savunan zümrenin kimlik inşasının tarihsel seyri, onların 1950 sonrasının geleneksel burjuvazisi ile olan yollarının da ayrılışının seyridir, İslamcılığın 1980’li yıllar ile birlikte kazandığı kimliğin tasavvurunda, 1950’li yıllardaki müttefiğin karakteri anlık devlet burjuvazisine dönüşmüştür. Bu durum, Keyder’in de dikkat çektiği sanayi burjuvazisi ile küçük burjuvazi arasındaki gerilimin bir uzantısı olarak da okunabilir. Devlet burjuvazisi aslında form değiştiren bürokrasi ile sanayi burjuvazinin ittifakı olarak ortaya çıkmıştır ve temsilini TÜSlAD’da bulur. Bunun karşısına ise 1980li yıllardaki yeni liberal rüzgar ile birlikte Anadolu’da yeni bir kapitalist birikim sürecini ifade eden ve MÜSÎAD’da somutlaşan sermaye
Sayfa 426·Kitabı okudu